köşe yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köşe yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

TUHAF BİR AŞK(!)

Dinci, faşist, liberal veya her tipten burjuvaların devasa servetlerinin kökeni sayısız dolandırıcılıklara dayanır. Düşünün bir; bir bakanın, başbakanın yaptığı sayısız dolandırıcılıkların görülmemesi ve-bizleri çocuksu düşüncelerle kandırarak-ahlaki ilkelere saygı duyan hükümetin varlığı! Buna karşın bizim tavrımız ne: Maalesef küçük bir akıl, unutma ve büyük mal edinme sevdası! Her yoldan büyük bir yükselme hırsı! Az utanma, büyük yoksulluk-yoksunluk ve hesap soramama iradesi. Çünkü çok kötü alışkanlıklarımız var!

Baykal’ın kaset skandalından sonra Kılıçdaroğlu’lu bir CHP’ye umut bağlayan bir Türkiye’den söz ediyorum. İslami faşist bir Baasvari partinin diktatörlüğünden korkan medyanın ve belki ABD’nin refleksidir dediğim. Oysa İslam asla faşist değildir! Son din olarak da bir daha insanla Allah’ın arasına aracı (peygamber) gelmeyeceğini deklere ettiği için de toplum bilimince devrimci görülebileceğini de söyleyebilirim. CHP, MHP, AKP gibi partiler ayrı partiler gibi görülseler de aslında hepsi aynı “devlet partisi”nin farklı versiyonlarıdır. Sistem ve devlet biçimi aynı olduğu sürece ne Kılıçdaroğlu ne Erdoğan ne de başka bir soyadı ezilenlerin, kimsesizlerin, çarıksızların umudu olamaz. Olsa olsa hepsi tekelci finans devletine yani tekel’e hizmet ederler.

Stendhal’ın (1783-1842) “Parma Manastırı” adlı romanında Napolyon fanatiği bir İtalyan gencinin savaş meydanında [Waterloo Savaşı (18 Haziran 1815)] erzakçı kadınla yaptığı bir diyalog hatırıma geldi: Askerler, kahramanımızı (Fabricio’yu) şaşırtan bir kargaşalık içinde, o yana, bu yana koşuyorlardı. Erzakçı kadına: “Ne oluyor, yahu?” diye sordu. “Bir şey yok… Yani kısacası yandık, yavrum! Prusya süvarileri bizimkileri kılıçtan geçiriyorlar, hepsi bu.” Bu küçük diyalog, içinde bulunduğumuz durumu çok andırıyor. Fransız olmadığı halde Napolyon sempatizanı bir İtalyan’ın Fransız savaşında işi ne? Bizlerin de birer komprador burjuvazi olmadığımız çok açıkken oligarşik devletin partilerine oy vererek modern köleliğimizi sürdürmemiz oldukça anlaşılmazdır. Zonguldak’ta yerin 540 metre altında çalışmak zorunda kalan, kömür kazarken göçük altında kalan 30 insanın cesedini “kurnaz adam” sistemi kadavradan saymıyor mu? Sistem tıpkı Prusya askerleri gibi bizi doğrarken biz ona gülücüklerimizi yolluyoruz. Ne acı, ne tuhaf; değil mi ha?

Türklerin ve Kürtlerin yurttaşlık haklarını doğrayan oligarşik sistemden onları kurtaracak Kılıçdaroğlular, Erdoğanlar, Bahçeliler, Baykallar olamaz! Yasadışı işler yapan bir astsubayına “İyi çocuktur!” diyen genelkurmay başkanları; çocuklarını Amerikalarda yaşatıp onlara bedelli askerlik yaptıran başbakanları; 12 yaşındaki çocuğunu milyoner ticaret adamı yapan cumhurbaşkanları olan ülkelerin özgür(?!) yurttaşları çok mutlu insanlar olmalılar. İşte o özgür insanlar o yöneticilerine şöyle seslenirler: “Daha ileri gidin, hem bana, hem devletime hükmedin, efendim olun!” Ne tuhaf (bir aşk), değil mi?

bulent_tekin@turk.net

13 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

EŞEK’TEN UTANMAYANLAR!

Eskiden eşeğe ters bindirme cezası vardı. Hırsızlık ya da yolsuzluk yapanlar eşeğe ters bindirilir ve hatta yüzleri siyaha da boyanırdı. Derler ki valiler (o dönemin yöneticileri) hırsızlık, talan, soygun, yolsuzluk gibi suçlara bulaşanları-buna şehir meclisinin seçkin üyeleri de dâhil-yüzlerini siyaha boyatıp, eşeğe ters bindirerek şehirde dolaştırırdı. Böylece rezil rüsva edilen seçkin insan sokağa çıkamaz ve meslek hayatı biterdi. AB’ye girmeye çalıştığımız bu yollarda modern hukukla filan uğraşacağımıza bu tip hukukları bulup getirmek bize daha çok yakışır(dı)! Biz ne anlarız ayıp, günah, haram, insan hakları, adalet, hak, hukuktan? Bizi eşeğe ters bindirip gezdirin, belki de kendimizi-nostaljik(!)-bir turistik gezide sanırız, değil mi ya(!)

Geçen gün Rıdvan, “Abi, nedir bu eşeğe ters bindirme hikâyesi?” dedi. “Ne yapacaksın Rıdvan?” dedim. “Belki Gırgır’da hikâye ederiz!” diye yanıtladı. Dinle dedim o halde: “Eskiden Musul’da devlet kaynaklı bir yolsuzluk çetesi oluştu. Çetenin lideri-şehir meclisinin üyesi de olan-Hacı Ahmet adında biridir. Bu ekâbire babası daha önce sabun sattığı için Sabuncu Paşa-demek paşa da yapılmış!-derlerdi. Tüm komşularının topraklarını istediği fiyata satmalarını zorlayarak da büyük bir mülk sahibi olmuştu. Zaten toprağını satmayanları bir yolunu bularak (yargıçlara bahşiş vererek) hapishaneye attırmayı bulmuştu. Bu kodamanın hayatının-tıpkı bizim zenginlerimiz, siyasetçilerimiz gibi-inişli çıkışlı dönemleri olmuştu. Halkın parsını cebine atmayı düşünen vali-kendisine ayırmayı düşündüğü-bazı fonlara Sabuncu Paşa’nın el koyduğunu fark edince deli divaneye döndü. Bu şöhretli meclis üyesi eşeğe ters bindirildi-üstelik yüzü de siyaha boyandı-ve şehirde dolaştırıldı. Vali öyle çok kızmıştı ki-çünkü paracıkları tırtıklanmıştı-Sabuncu Paşa’ya kallavi bir darbe daha vurdu. Şehir turundan sonra (Sen benle dalga geç Rıdvan!) Paşa geceyi geçirmek üzere (Sakın benden beş yıldızlı otel bekleme Rıdvan!) Hükümet Sarayı’nın lağım çukuruna konuldu. Böylesi bir ceza en kral adamın mesleğini, geleceğini bitirirdi ama Sabuncu’nun bazı alışılmadık yetenekleri vardı ve çok geçmeden hile-rüşvet onu yeniden bir numara yaptı.”

Türkiye’deki “kurnaz adam” düzeni hukuk uygulamaları, anayasa-yasa düzenlemeleri kamunun parasını, malını devlet desteğiyle ele geçirenlere hesap soramamıştır. Bu yolsuzluk, hırsızlık, kayırmacılık serbestîsi ırkçılık, dincilik bağlamlarında da sorgulanmamıştır. Eşeğe ters bindirmeler olmadığı gibi, hırsızlar, faşistler ve zorbalar garibanları (ezilenleri) eşeğe ters bindirmeye çalışmışlardır. Rezil edilenler garip yoksullar ve kimsesizlerdir. Hafızanızı bir yoklayın; Cemaller, Celaller, Kenanlar, Tayyipler, Abdullahlar, Bülentler, Tansular, Mesutlar, İlkerler, Turgutlar, Aliler, Veliler, Alpaslanlar, Necmettinler, Süleymanlar, Osmanlar, Ağalar, Beyler hiç eşeğe ters bindirildiler mi? (Bakın kendi adımı da yazdım. Kimse bu isimlerden başka çıkarımlar çıkarmasın!) Başbakan Tayyip Erdoğan ve mizah ustası Aziz Nesin’den esinlenmeyle (veya uyarlamayla) bir cümle de biz diyelim: Ey yavrucuklar! Eşeğe ters bindirmede muhtaç olduğun kudret ırkçı, dinci, faşist, kurnaz kafanda mevcuttur!

---

bulent_tekin@turk.net

15 Nisan 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

SİYAH LÂLE

Alexandre Dumas’ın (1802-1870) “Siyah Lâle” romanında (1670’li yıllarda Hollanda’da) bir lâle severin (Cornelius Van Baerle) yaşamı anlatılır. Cornelius Van Baerle’yi kıskanan-onun kadar iyi yetiştirici olmayan-komşusu Isaac Boxtel bir lâle yarışmasında (siyah lâle yetiştirme) ödül almak için komşusunu-lâle soğanlarını çalmak için idama çarptırmak amacıyla-ihbar eder. Bu kıskanç adam-nasıl bir lâle severse?-önceleri de (bir gece) iki kedinin arka ayaklarını on adım uzunluğunda bir iple birbirine bağladı ve kedileri duvarın üzerinden (evleri yan yanaydı) Van Baerle’nin bahçesine attı. Ürkmüş hayvanlar-ipler giyotin gibi davranıyordu-en soylu lâleleri parçaladı, katletti. 15 dakika içinde biçilen çiçekler bitince korkunç miyavlamalarla ipi koparan kediler tüymüşlerdi. Bu lâle severin(!) aksine, hapisteki hücresinde ektiği lâle soğanı gardiyan tarafından ezilince Van Baerle içinin koptuğunu hissetmişti. Gardiyanın sopayla onu dövmeye geldiği (gardiyan Boxtel’le işbirliği yapıyordu) bir anda dahi Van Baerle “çiçeklerin ilahisi”ni mırıldanıyordu: “Biz gizli ateşin kız çocuklarıyız/Dünyanın damarlarında dolaşan ateşin/Seher vaktinin ve sabah şebnemlerinin çocukları/Havanın evlatları/Ve suyun./Ama her şeyden öte biz cennetin çocuklarıyız.”

İki tip lâle severden bahsettik. Biri (Boxtel) kıskanç, ödül (para) için komşusunun lâle soğanlarını çalmak için onu idama yollayan; diğeri (Cornelius) her yere gidebilme izniyle birlikte özgürlüğünü kazansa da Rosa’nın (sevdiği kız, gardiyanın kızı) ve lâle soğanlarının bulunduğu hapishaneyi dünya üzerindeki her yere tercih eden. Bu iki sevgi arsında uzlaşmaz bir fark vardır. Bugün bizim söyleyeceklerimiz, ülkemizin siyasetçilerinin ülke (vatan), insan, yurttaş sevgileri üzerinedir. Isaac Boxtel tipi gibi iktidar, ödül (makam), hırs, para uğruna bu ülkeyi ve insanlarını sevmelerini istemezdim. Isaac Boxtel’in çiçek sevgisi ödül (para) uğruna her türlü komploya dayanmaktadır. Isaacvari sevgilerin hırs, kin, düşmanlık, öfkeyle anılabileceğini söylemeliyim. Çiçeği kendi öz çocuğu kadar seven sevgiler de var. Cornelius tipi sevgiler insana, çiçeğe, hayvana değer verenlerdir. O sevgilerde sevgilinin mutluluğu, adaleti, yaşam hakkı vardır. İşte biz bugün bu iki tip sevginin içinde siyasetçilerimizin (bunlar tekel’ci devletin siyasetçileridir!) yerini arıyoruz. Bizimkisi insanlık namına, sadece platonik(!)

Din, iman, Allah, ampul, vatan, millet, Sakarya, Atatürk, bozkurt, alperen diyerek bizlere yaklaşıp yetiştirdiğimiz çiçekleri-bir anını bulup-koparıp kaçıran Erdoğan, Baykal, Bahçeli vesaire tipi (tekelci) devletin siyasetçileri emeğimizi yok ederlerken kendilerini bir hırsız olarak asla görmüyorlar. Oysa krallara lâyık lâleler yetiştiren insanlarımızın masumiyeti ve bulup geliştirdiği (lâle) soğanları-rengârenk lâleler-gasp edenler masumlardan çok, vatansever olarak tanınmış olduklarından kendilerine inanılacağını düşünmektedir. Dingin ve huzurlu duruşumuzu (bir lâle fidanı gibi) bir siyasetçi kurnazlığıyla (kurnaz adam en büyük siyasetçidir de) koparıp ezen bir sevgiden(!) bahsediyorum. Zavallı bir yazarın belki de anlatamadığı lâle sevgisini yadsıyabilirsiniz. Ancak ince uzun fidanın üstünde rengârenk çiçeğiyle bir insanın nahifliği ve inceliği arasında epeyce bir benzerlik vardır.

Yukarıda bir bölümünü yazdığım “çiçeklerin ilahisi”ne devam etmek istiyorum: “İnsanlar kirletir bizi ve severken öldürür,/Biz sadece incecik bir iple bağlıyız dünyaya,/O ip bizim kökümüzdür yani hayatımız,/Ama kollarımızı sadece cennete çeviririz./Çünkü cennet bizim evimiz/Bizim gerçek evimiz, oradan gelir ruhumuz,/Ve tekrar oraya döner./Ruhumuz yani güzel kokumuz.” Ve bahsettiğimiz Siyah Lâle’de en tuhaf durum siyah lâleyi Rosa’nın odasından gizlice çalıp (ödül almak için) festival yerine götüren Isaac Boxtel’in kendisini hırsız olarak görmemesiydi. O gün o genç kızın çeyizini çalanlar bugün bizim havamızı, suyumuzu, toprağımızı, yaşamımızı, onurumuzu çalarken de kendilerini hırsız görmemektedirler.
---
bulent_tekin@turk.net

8 Nisan 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

İLK GELEN ÖZGÜRLÜK
Milattan önce 2400’lü yıllar Mezopotamya’da-Lagaş’ta-yapılan ilk reformları belirtir. Hırslı ve bürokratik yolsuzluklara batmış Ur-Nanşe hanedanını deviren Urukagina adlı kent yöneticisi halkına (nispeten) özgürlükleri sunan ilk yöneticidir. Burada Mezopotamya’da bulunan kent devletleri ve yöneticileri ilgili bilgi vermek istiyorum. Lagaş veya başka bir kent devleti, her biri bir tapınak etrafında oluşmuş bir grup kasabadan oluşuyordu. Peki, bu devlet(ler)i kim yönetirdi? Bu devlet(ler)i koruyucu tanrıyı temsîlen bir kral yönetirdi. Ve muhtemelen bu ilk krallar bu tapınakları yöneten tapınak yöneticileri (rahipler) arasından çıkmıştır. Ancak bu durum zamanla-tapınak çıkarının tehlikeye düşmesiyle-tapınakla saray arasında bir iktidar mücadelesine neden olacaktır. Lagaş’ta insanlar tarım, balıkçılık, ticaret ve zanaatkârlıkla geçinirdi. İnsanların özel mülkiyeti vardı. Ancak MÖ 2500’lü yıllarda kurulan Ur-Nanşe hanedanı savaşlar nedeniyle halkı vergiye boğmuştu. Lagaşlılar kendilerini politik ve ekonomik özgürlüklerini yitirmiş buldular. İşte Urukagina iktidara geldiğinde Lagaş böylesi bir haldeydi, nerdeyse Umma kent devletine yem olacaktı.

Şimdi tam da bu noktada Lagaş’ta yaşananları (yolsuzlukları) bize anlatan tarihçeye-ilk tarihçilerden olmalı-dinleyelim: Hayvan denetçileri büyük ve küçükbaş hayvanları gasp ediyordu. Balıkçıların denetçileri de balıkları gasp ediyordu. Koyun kırktırmaktan kadın boşamaya kadar kent yöneticisi ve vezirine vergi veriliyordu. Kadim tarihçimizin (bizdeki resmi ideoloji tarihçilerine bin basar ya!) şu sözcüğüne bakın: “Tanrıların öküzleri yöneticinin soğan tarlalarını sürüyordu; yöneticinin soğan ve salatalık tarlaları tanrıların en iyi tarlalarında yer alıyordu.” Bugün de din, iman, Allah, vatan, bayrak edebiyatı yapan yöneticiler işi ahirete havale etmeden en büyük dünya malına sahip olmuyorlar mı?(Ben sizin yerinizde olsam, bu söylediklerimden soğan ve salatalığın yaşını hesaplardım. Anlattıklarıma inanıyorsanız bu sebzeler 4500 yıldır buralarda biliniyor.)

Ölüm bile-Lagaş’ta-kendini vergiden kurtaramıyordu. Devletin bütün sistemi vergi tahsildarları üzerine kurulmuştu. Saray bolluk ve erinç (huzur) içindeydi. Bugün de yoksulları yönetenler (buna biz övünçle demokrasi diyoruz!) varsıllar değil midir? Aslında ben ne desem siz bir kara çalma(k) arayacaksınız ya, ben yine de lafımı esirgemeyeceğim. Zaten sürünmekte olan bizleri vergilerle köleleştiren devlet varsıllara kölelik yapmaktadır. Gariban Kürt ve Türk çocukları dağlarda ölürlerken, Bilal Erdoğan gibi biri 21 gün bedelli askerlik yapabilmektedir.

İşte Lagaş’ı bu rezil durumdan Urukagina kurtardı. Denetçileri ve tahsildarları görevden aldı. Artık karısını boşayan da gümüş vermeyecekti. ( Bakın bu konu hâlâ bugün bile tartışma konusudur. Kimin kimi boşadığı/boşayamadığı belli değildir. Bu konuda kimse kimseyi dinlemiyor.) Ama ölü mallarındaki vurgunu tam önleyemedi, memurlar hemen hemen eskisinin yarısını alacaklardı. (Bugün de ölmek için para lazım. Yoksulların ölüsünü belediye bile kaldırmaz. Mezardan taziyeye, imama kadar para gerekir. Yoksulun ölme hakkı yoktur. Varsılların arkasından methiyeler düzülür. Varsıların mirası yakınları mutlu eder.) Tanrı korkusu vardı bu yeni kralda. Tapınak mülkiyetine saygı gösterdi. Ve bizim kadim tarihçimiz (ya bu adam solcu filan olmasın?) bu yeni durumu şöyle tarihe not düşer: Artık ülkede vergi tahsildarı yoktur! Urukagina, Lagaş yurttaşlarına özgürlük getirmiştir!

Ancak “özgürlük” bu kadar ucuz değildir. Bizim kadim tarihçi(miz) de bunun ayırdında. Urukagina’nın yoksulları varsılların sömürüsünden koruduğunu yazar: Varsıl adam yoksul adamın malını-hakkını vermeden-alamayacaktır. Bir tür (zorla) kamulaştırma (satın alma) yasasıdır. Ülke hırsızlardan, tefecilerden ve katillerden arındırıldı. Yoksul bir adamın oğlunun tuttuğu balıkları artık kimse çalmayacaktı. Varsıl memurlar yoksul bir adamın anasının bahçesindeki meyveleri alıp götüremeyecekti. Yani güçlüler zayıfları ezemeyecekti. (Kral Urukagina sakın solcu olmasın?) Varsıllar yoksulların mallarını talan edemeyecekti. Dul ve yetimler korunacaktı. Bunlar (yapılanlar) tarihin ilk reformları ve yasalarıydı aslında. Bu yasalar maddeler halinde yazılmış mıydı: Bu konuda henüz net bir yanıt yoktur. Ancak bu reformlar ve yasalar toplumsal sonuçları itibariyle önemlidir. Urukagina reformları Umma ve Lagaş arasındaki ilişkilere fazlaca etki yapmadı. Reformlar çok kısa süreli oldu. Urukagina iktidarı on yıl kadar sürdü. Çünkü Umma’nın hurslı ve güçlü kralı Lugalzaggisi çok geçmeden Lagaş’ı da alacaktı.

bulent_tekin@turk.net

25 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

DEV’İN TRAJEDİSİ
Tanrılar Sisyphos’u sonsuz bir yaşam biçimiyle cezalandırmışlardı. Onu bir kayayı hiç durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkûm etmişlerdi. Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek ama kaya tepeye gelince de kendi ağırlığıyla yeniden aşağıya düşecekti. Bu hep böyle devam edecekti(tekrarlanacaktı). Tanrılar yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, haksız da sayılmazlardı-değil mi ya? Günümüzde de-birçok ülkede olduğu gibi-ülkemizde de “kurnaz adam düzeni” yoksul yurttaşlarına böyle bir cezalandırmayı uygun görmüştür. Çarıksızlar, ayaktakımı böyle bir Sisyphos trajedisini yaşıyorlar. Tekel’ci düşünce en yurtsever, en değerli, en madalyalı şampiyon olarak yurttaşlarına böyle bir köle yaşantısını yaşatırken tekelci devletin kurallarına uymaktadır aslında.

Kurnaz adam (bu aralar kurnaz adama taktım ya!) vatan’ı (tekelci dünya görüşü gereği) mülkiyeti ilan etmiştir. Ve bu vatanın üzerinde öyle bir sistem oluşturuyor ki din, iman, Allah, vatan, bayrak, Çanakkale diyerek yeraltı ve yerüstü değerlerin (maddi ve manevi değerlerin) tek sahibi oluyor. İşin yok aybaşını bekle, aldığın maaş birinci gün cebinden uçuyor. Modern baldırı çıplak farkında olmadan modern efendisinden daha çok vatan-millet-Sakarya diyor. İşte sömürünün esas kralı burada inşa edilmektedir. Oysa yoksulluğun olmadığı, sınıflar arasındaki farkın büyümediği (insan haklarına dayalı) bir demokratik cumhuriyette bilinçlenmiş bir yurttaş tipinin kurnaz adam için nasıl bir tehlike olduğunu bir bilse(ydi)k!

Garibanizm yapmak istemiyorum ama-Allah aşkına!-aybaşını getiremeyen memur, işçi, köylü, esnaf, orta sınıfın gelecek için nasıl bir hayali olabilir? Onları Sisyphos trajedisine mahkûm eden oligarşik devlet bir tanrı edasıyla sadece seyrediyor. Toplumsal barış ve demokrasi lafını bolca eden AKP iktidarı Kürt açılımını(!) da Sisyphos’un yazgısına çevirdi. Kürtler kayayı taşıdıkça yuvarlanıp eski yerine geliyor. AKP hükümetinin bu konuda diğer cumhuriyet hükümetlerinden farkı yok. Üstelik İslam’ı da kullanarak-İslam asla bu değildir!-ayrımız gayrımız yok, aynı dinin evlatlarıyız safsatasıyla asimilasyonun en modernini yapıyor. Sünni İslam ve bazen de laik geleneklerin katı tavrı içinde farklı etnik kültürleri İslam potasında eritmek istiyor. Amerikancı İslam’ın (İslam asla bu değildir!) hükümet biçimi olan AKP yönetimi-biz hiç farkında olmadan!-Baasvari bir cumhuriyeti inşa etmek üzeredir. (Baas da%100’lere varan oy almaktadır.) Evet, biz hiçbir şeyin ayırdında değilken ve aybaşını nasıl getiririz diye yaşam savaşı verirken Baasvari bir hükümetin (veya partinin) iktidardan hiç düşmeyeceği bir cumhuriyet kurulmaktadır.

Benim bu anlattıklarımla ahlak denen şeyin de çoktan aşındığını söylemek istiyorum. Etrafı, herkesi basit ideolojik propagandalarla aşındırarak gerçekleri örtbas etme başarısını göstermek ancak böylesi bir ahlakla olasıdır. Hafız Esad tipi bir liderlik ve iktidar kurmayı demokrasi mavalıyla-kitleleri farkına vardırmadan-başarmak için toplumun ahlakı ve politiğiyle oynamayı gerektirir. Hafız Esad (ve bugün oğlunu) kimse iktidardan indirebildi mi? Onlar hem Sovyetçi(Rusyacı) ve hem Amerikancı(ydı)lar. Nusayri’sini, Dürzî’sini, Kürt’ünü, Arap’ını, Sünni’sini, Hıristiyan’ını yanlarına aldılar. Baas demokrasisinde de çok sayıda (23) siyasi parti var. Ama iktidarda hep Baas Partisi var, diğerleri figüran rolü oynuyor. AKP’nin de hedefi bu olmalı: 25-50-100-1000 yıl iktidarda kalmak. Tıpkı Baasçılar gibi. (Görünüşü kurtaracak çok sayıda Baasçı tipi muhalefet partisi de var nasılsa.)Bana göre işler iyi de gidiyor. Bizimkisi de Sünni, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Roman, laik, şeriatçı, herkim varsa hepsine bir açılım (?!) sunuyor.(Bilumum açılımlar yapılıırr abi!) Ve hiç kimse-farkına varmadan-Baas tipi bir cumhuriyete geçerken (bir yandan da Sisyphos’un yazgısını yaşarken) küreselleşmiş tekelci (finans) siyasetçilerinin ve partilerinin mahkûmu birer modern köle olduğunu fark edemiyor.

---
bulent_tekin@turk.net
---

23 Mart 2010 Salı

MUSTAFA BALBAY 380 GÜNDÜR TUTUKLU.


Tamam.. Adli süreci etkilemeyelim, Hukuka, adalete saygının sarsılmasına neden olmayalım da.. Gazeteci olması bir yana, 380 gün neyle suçlandığını bile bilmeden parmaklıklar ardında tutulan bir babanın çocuğuna bu 380 günlük ayrılığı nasıl izah edelim.. Bu kara mizah ortadan kalktığında, "ikiniz de kusura bakmayın!" demek yaratılan bu boşluğu bu çukuru doldurabilecek mi? Tamam.. Adli süreci etkilemeyelim, Hukuka, adalete saygının sarsılmasına neden olmayalım da.. Gazeteci olması bir yana, 380 gün neyle suçlandığını bile bilmeden parmaklıklar ardında tutulan bir babanın çocuğuna bu 380 günlük ayrılığı nasıl izah edelim.. Bu kara mizah ortadan kalktığında, "ikiniz de kusura bakmayın!" demek yaratılan bu boşluğu bu çukuru doldurabilecek mi?
---
İ.Bülent Çelik/VATAN

4 Mart 2010 Perşembe

SEFER SELVİ ÇİZİYOR


Batı Trakya’da yayın yapan 500 tirajlı Gazete’de kendisi ile ilgili bir köşe yazısını çok beğenen Erdoğan, gazeteciyi cep telefonundan arayarak Ankara’ya davet etti.

2 Mart 2010 Salı