yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

TUHAF BİR AŞK(!)

Dinci, faşist, liberal veya her tipten burjuvaların devasa servetlerinin kökeni sayısız dolandırıcılıklara dayanır. Düşünün bir; bir bakanın, başbakanın yaptığı sayısız dolandırıcılıkların görülmemesi ve-bizleri çocuksu düşüncelerle kandırarak-ahlaki ilkelere saygı duyan hükümetin varlığı! Buna karşın bizim tavrımız ne: Maalesef küçük bir akıl, unutma ve büyük mal edinme sevdası! Her yoldan büyük bir yükselme hırsı! Az utanma, büyük yoksulluk-yoksunluk ve hesap soramama iradesi. Çünkü çok kötü alışkanlıklarımız var!

Baykal’ın kaset skandalından sonra Kılıçdaroğlu’lu bir CHP’ye umut bağlayan bir Türkiye’den söz ediyorum. İslami faşist bir Baasvari partinin diktatörlüğünden korkan medyanın ve belki ABD’nin refleksidir dediğim. Oysa İslam asla faşist değildir! Son din olarak da bir daha insanla Allah’ın arasına aracı (peygamber) gelmeyeceğini deklere ettiği için de toplum bilimince devrimci görülebileceğini de söyleyebilirim. CHP, MHP, AKP gibi partiler ayrı partiler gibi görülseler de aslında hepsi aynı “devlet partisi”nin farklı versiyonlarıdır. Sistem ve devlet biçimi aynı olduğu sürece ne Kılıçdaroğlu ne Erdoğan ne de başka bir soyadı ezilenlerin, kimsesizlerin, çarıksızların umudu olamaz. Olsa olsa hepsi tekelci finans devletine yani tekel’e hizmet ederler.

Stendhal’ın (1783-1842) “Parma Manastırı” adlı romanında Napolyon fanatiği bir İtalyan gencinin savaş meydanında [Waterloo Savaşı (18 Haziran 1815)] erzakçı kadınla yaptığı bir diyalog hatırıma geldi: Askerler, kahramanımızı (Fabricio’yu) şaşırtan bir kargaşalık içinde, o yana, bu yana koşuyorlardı. Erzakçı kadına: “Ne oluyor, yahu?” diye sordu. “Bir şey yok… Yani kısacası yandık, yavrum! Prusya süvarileri bizimkileri kılıçtan geçiriyorlar, hepsi bu.” Bu küçük diyalog, içinde bulunduğumuz durumu çok andırıyor. Fransız olmadığı halde Napolyon sempatizanı bir İtalyan’ın Fransız savaşında işi ne? Bizlerin de birer komprador burjuvazi olmadığımız çok açıkken oligarşik devletin partilerine oy vererek modern köleliğimizi sürdürmemiz oldukça anlaşılmazdır. Zonguldak’ta yerin 540 metre altında çalışmak zorunda kalan, kömür kazarken göçük altında kalan 30 insanın cesedini “kurnaz adam” sistemi kadavradan saymıyor mu? Sistem tıpkı Prusya askerleri gibi bizi doğrarken biz ona gülücüklerimizi yolluyoruz. Ne acı, ne tuhaf; değil mi ha?

Türklerin ve Kürtlerin yurttaşlık haklarını doğrayan oligarşik sistemden onları kurtaracak Kılıçdaroğlular, Erdoğanlar, Bahçeliler, Baykallar olamaz! Yasadışı işler yapan bir astsubayına “İyi çocuktur!” diyen genelkurmay başkanları; çocuklarını Amerikalarda yaşatıp onlara bedelli askerlik yaptıran başbakanları; 12 yaşındaki çocuğunu milyoner ticaret adamı yapan cumhurbaşkanları olan ülkelerin özgür(?!) yurttaşları çok mutlu insanlar olmalılar. İşte o özgür insanlar o yöneticilerine şöyle seslenirler: “Daha ileri gidin, hem bana, hem devletime hükmedin, efendim olun!” Ne tuhaf (bir aşk), değil mi?

bulent_tekin@turk.net

13 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

EŞEK’TEN UTANMAYANLAR!

Eskiden eşeğe ters bindirme cezası vardı. Hırsızlık ya da yolsuzluk yapanlar eşeğe ters bindirilir ve hatta yüzleri siyaha da boyanırdı. Derler ki valiler (o dönemin yöneticileri) hırsızlık, talan, soygun, yolsuzluk gibi suçlara bulaşanları-buna şehir meclisinin seçkin üyeleri de dâhil-yüzlerini siyaha boyatıp, eşeğe ters bindirerek şehirde dolaştırırdı. Böylece rezil rüsva edilen seçkin insan sokağa çıkamaz ve meslek hayatı biterdi. AB’ye girmeye çalıştığımız bu yollarda modern hukukla filan uğraşacağımıza bu tip hukukları bulup getirmek bize daha çok yakışır(dı)! Biz ne anlarız ayıp, günah, haram, insan hakları, adalet, hak, hukuktan? Bizi eşeğe ters bindirip gezdirin, belki de kendimizi-nostaljik(!)-bir turistik gezide sanırız, değil mi ya(!)

Geçen gün Rıdvan, “Abi, nedir bu eşeğe ters bindirme hikâyesi?” dedi. “Ne yapacaksın Rıdvan?” dedim. “Belki Gırgır’da hikâye ederiz!” diye yanıtladı. Dinle dedim o halde: “Eskiden Musul’da devlet kaynaklı bir yolsuzluk çetesi oluştu. Çetenin lideri-şehir meclisinin üyesi de olan-Hacı Ahmet adında biridir. Bu ekâbire babası daha önce sabun sattığı için Sabuncu Paşa-demek paşa da yapılmış!-derlerdi. Tüm komşularının topraklarını istediği fiyata satmalarını zorlayarak da büyük bir mülk sahibi olmuştu. Zaten toprağını satmayanları bir yolunu bularak (yargıçlara bahşiş vererek) hapishaneye attırmayı bulmuştu. Bu kodamanın hayatının-tıpkı bizim zenginlerimiz, siyasetçilerimiz gibi-inişli çıkışlı dönemleri olmuştu. Halkın parsını cebine atmayı düşünen vali-kendisine ayırmayı düşündüğü-bazı fonlara Sabuncu Paşa’nın el koyduğunu fark edince deli divaneye döndü. Bu şöhretli meclis üyesi eşeğe ters bindirildi-üstelik yüzü de siyaha boyandı-ve şehirde dolaştırıldı. Vali öyle çok kızmıştı ki-çünkü paracıkları tırtıklanmıştı-Sabuncu Paşa’ya kallavi bir darbe daha vurdu. Şehir turundan sonra (Sen benle dalga geç Rıdvan!) Paşa geceyi geçirmek üzere (Sakın benden beş yıldızlı otel bekleme Rıdvan!) Hükümet Sarayı’nın lağım çukuruna konuldu. Böylesi bir ceza en kral adamın mesleğini, geleceğini bitirirdi ama Sabuncu’nun bazı alışılmadık yetenekleri vardı ve çok geçmeden hile-rüşvet onu yeniden bir numara yaptı.”

Türkiye’deki “kurnaz adam” düzeni hukuk uygulamaları, anayasa-yasa düzenlemeleri kamunun parasını, malını devlet desteğiyle ele geçirenlere hesap soramamıştır. Bu yolsuzluk, hırsızlık, kayırmacılık serbestîsi ırkçılık, dincilik bağlamlarında da sorgulanmamıştır. Eşeğe ters bindirmeler olmadığı gibi, hırsızlar, faşistler ve zorbalar garibanları (ezilenleri) eşeğe ters bindirmeye çalışmışlardır. Rezil edilenler garip yoksullar ve kimsesizlerdir. Hafızanızı bir yoklayın; Cemaller, Celaller, Kenanlar, Tayyipler, Abdullahlar, Bülentler, Tansular, Mesutlar, İlkerler, Turgutlar, Aliler, Veliler, Alpaslanlar, Necmettinler, Süleymanlar, Osmanlar, Ağalar, Beyler hiç eşeğe ters bindirildiler mi? (Bakın kendi adımı da yazdım. Kimse bu isimlerden başka çıkarımlar çıkarmasın!) Başbakan Tayyip Erdoğan ve mizah ustası Aziz Nesin’den esinlenmeyle (veya uyarlamayla) bir cümle de biz diyelim: Ey yavrucuklar! Eşeğe ters bindirmede muhtaç olduğun kudret ırkçı, dinci, faşist, kurnaz kafanda mevcuttur!

---

bulent_tekin@turk.net

15 Nisan 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

SİYAH LÂLE

Alexandre Dumas’ın (1802-1870) “Siyah Lâle” romanında (1670’li yıllarda Hollanda’da) bir lâle severin (Cornelius Van Baerle) yaşamı anlatılır. Cornelius Van Baerle’yi kıskanan-onun kadar iyi yetiştirici olmayan-komşusu Isaac Boxtel bir lâle yarışmasında (siyah lâle yetiştirme) ödül almak için komşusunu-lâle soğanlarını çalmak için idama çarptırmak amacıyla-ihbar eder. Bu kıskanç adam-nasıl bir lâle severse?-önceleri de (bir gece) iki kedinin arka ayaklarını on adım uzunluğunda bir iple birbirine bağladı ve kedileri duvarın üzerinden (evleri yan yanaydı) Van Baerle’nin bahçesine attı. Ürkmüş hayvanlar-ipler giyotin gibi davranıyordu-en soylu lâleleri parçaladı, katletti. 15 dakika içinde biçilen çiçekler bitince korkunç miyavlamalarla ipi koparan kediler tüymüşlerdi. Bu lâle severin(!) aksine, hapisteki hücresinde ektiği lâle soğanı gardiyan tarafından ezilince Van Baerle içinin koptuğunu hissetmişti. Gardiyanın sopayla onu dövmeye geldiği (gardiyan Boxtel’le işbirliği yapıyordu) bir anda dahi Van Baerle “çiçeklerin ilahisi”ni mırıldanıyordu: “Biz gizli ateşin kız çocuklarıyız/Dünyanın damarlarında dolaşan ateşin/Seher vaktinin ve sabah şebnemlerinin çocukları/Havanın evlatları/Ve suyun./Ama her şeyden öte biz cennetin çocuklarıyız.”

İki tip lâle severden bahsettik. Biri (Boxtel) kıskanç, ödül (para) için komşusunun lâle soğanlarını çalmak için onu idama yollayan; diğeri (Cornelius) her yere gidebilme izniyle birlikte özgürlüğünü kazansa da Rosa’nın (sevdiği kız, gardiyanın kızı) ve lâle soğanlarının bulunduğu hapishaneyi dünya üzerindeki her yere tercih eden. Bu iki sevgi arsında uzlaşmaz bir fark vardır. Bugün bizim söyleyeceklerimiz, ülkemizin siyasetçilerinin ülke (vatan), insan, yurttaş sevgileri üzerinedir. Isaac Boxtel tipi gibi iktidar, ödül (makam), hırs, para uğruna bu ülkeyi ve insanlarını sevmelerini istemezdim. Isaac Boxtel’in çiçek sevgisi ödül (para) uğruna her türlü komploya dayanmaktadır. Isaacvari sevgilerin hırs, kin, düşmanlık, öfkeyle anılabileceğini söylemeliyim. Çiçeği kendi öz çocuğu kadar seven sevgiler de var. Cornelius tipi sevgiler insana, çiçeğe, hayvana değer verenlerdir. O sevgilerde sevgilinin mutluluğu, adaleti, yaşam hakkı vardır. İşte biz bugün bu iki tip sevginin içinde siyasetçilerimizin (bunlar tekel’ci devletin siyasetçileridir!) yerini arıyoruz. Bizimkisi insanlık namına, sadece platonik(!)

Din, iman, Allah, ampul, vatan, millet, Sakarya, Atatürk, bozkurt, alperen diyerek bizlere yaklaşıp yetiştirdiğimiz çiçekleri-bir anını bulup-koparıp kaçıran Erdoğan, Baykal, Bahçeli vesaire tipi (tekelci) devletin siyasetçileri emeğimizi yok ederlerken kendilerini bir hırsız olarak asla görmüyorlar. Oysa krallara lâyık lâleler yetiştiren insanlarımızın masumiyeti ve bulup geliştirdiği (lâle) soğanları-rengârenk lâleler-gasp edenler masumlardan çok, vatansever olarak tanınmış olduklarından kendilerine inanılacağını düşünmektedir. Dingin ve huzurlu duruşumuzu (bir lâle fidanı gibi) bir siyasetçi kurnazlığıyla (kurnaz adam en büyük siyasetçidir de) koparıp ezen bir sevgiden(!) bahsediyorum. Zavallı bir yazarın belki de anlatamadığı lâle sevgisini yadsıyabilirsiniz. Ancak ince uzun fidanın üstünde rengârenk çiçeğiyle bir insanın nahifliği ve inceliği arasında epeyce bir benzerlik vardır.

Yukarıda bir bölümünü yazdığım “çiçeklerin ilahisi”ne devam etmek istiyorum: “İnsanlar kirletir bizi ve severken öldürür,/Biz sadece incecik bir iple bağlıyız dünyaya,/O ip bizim kökümüzdür yani hayatımız,/Ama kollarımızı sadece cennete çeviririz./Çünkü cennet bizim evimiz/Bizim gerçek evimiz, oradan gelir ruhumuz,/Ve tekrar oraya döner./Ruhumuz yani güzel kokumuz.” Ve bahsettiğimiz Siyah Lâle’de en tuhaf durum siyah lâleyi Rosa’nın odasından gizlice çalıp (ödül almak için) festival yerine götüren Isaac Boxtel’in kendisini hırsız olarak görmemesiydi. O gün o genç kızın çeyizini çalanlar bugün bizim havamızı, suyumuzu, toprağımızı, yaşamımızı, onurumuzu çalarken de kendilerini hırsız görmemektedirler.
---
bulent_tekin@turk.net

8 Nisan 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

İLK GELEN ÖZGÜRLÜK
Milattan önce 2400’lü yıllar Mezopotamya’da-Lagaş’ta-yapılan ilk reformları belirtir. Hırslı ve bürokratik yolsuzluklara batmış Ur-Nanşe hanedanını deviren Urukagina adlı kent yöneticisi halkına (nispeten) özgürlükleri sunan ilk yöneticidir. Burada Mezopotamya’da bulunan kent devletleri ve yöneticileri ilgili bilgi vermek istiyorum. Lagaş veya başka bir kent devleti, her biri bir tapınak etrafında oluşmuş bir grup kasabadan oluşuyordu. Peki, bu devlet(ler)i kim yönetirdi? Bu devlet(ler)i koruyucu tanrıyı temsîlen bir kral yönetirdi. Ve muhtemelen bu ilk krallar bu tapınakları yöneten tapınak yöneticileri (rahipler) arasından çıkmıştır. Ancak bu durum zamanla-tapınak çıkarının tehlikeye düşmesiyle-tapınakla saray arasında bir iktidar mücadelesine neden olacaktır. Lagaş’ta insanlar tarım, balıkçılık, ticaret ve zanaatkârlıkla geçinirdi. İnsanların özel mülkiyeti vardı. Ancak MÖ 2500’lü yıllarda kurulan Ur-Nanşe hanedanı savaşlar nedeniyle halkı vergiye boğmuştu. Lagaşlılar kendilerini politik ve ekonomik özgürlüklerini yitirmiş buldular. İşte Urukagina iktidara geldiğinde Lagaş böylesi bir haldeydi, nerdeyse Umma kent devletine yem olacaktı.

Şimdi tam da bu noktada Lagaş’ta yaşananları (yolsuzlukları) bize anlatan tarihçeye-ilk tarihçilerden olmalı-dinleyelim: Hayvan denetçileri büyük ve küçükbaş hayvanları gasp ediyordu. Balıkçıların denetçileri de balıkları gasp ediyordu. Koyun kırktırmaktan kadın boşamaya kadar kent yöneticisi ve vezirine vergi veriliyordu. Kadim tarihçimizin (bizdeki resmi ideoloji tarihçilerine bin basar ya!) şu sözcüğüne bakın: “Tanrıların öküzleri yöneticinin soğan tarlalarını sürüyordu; yöneticinin soğan ve salatalık tarlaları tanrıların en iyi tarlalarında yer alıyordu.” Bugün de din, iman, Allah, vatan, bayrak edebiyatı yapan yöneticiler işi ahirete havale etmeden en büyük dünya malına sahip olmuyorlar mı?(Ben sizin yerinizde olsam, bu söylediklerimden soğan ve salatalığın yaşını hesaplardım. Anlattıklarıma inanıyorsanız bu sebzeler 4500 yıldır buralarda biliniyor.)

Ölüm bile-Lagaş’ta-kendini vergiden kurtaramıyordu. Devletin bütün sistemi vergi tahsildarları üzerine kurulmuştu. Saray bolluk ve erinç (huzur) içindeydi. Bugün de yoksulları yönetenler (buna biz övünçle demokrasi diyoruz!) varsıllar değil midir? Aslında ben ne desem siz bir kara çalma(k) arayacaksınız ya, ben yine de lafımı esirgemeyeceğim. Zaten sürünmekte olan bizleri vergilerle köleleştiren devlet varsıllara kölelik yapmaktadır. Gariban Kürt ve Türk çocukları dağlarda ölürlerken, Bilal Erdoğan gibi biri 21 gün bedelli askerlik yapabilmektedir.

İşte Lagaş’ı bu rezil durumdan Urukagina kurtardı. Denetçileri ve tahsildarları görevden aldı. Artık karısını boşayan da gümüş vermeyecekti. ( Bakın bu konu hâlâ bugün bile tartışma konusudur. Kimin kimi boşadığı/boşayamadığı belli değildir. Bu konuda kimse kimseyi dinlemiyor.) Ama ölü mallarındaki vurgunu tam önleyemedi, memurlar hemen hemen eskisinin yarısını alacaklardı. (Bugün de ölmek için para lazım. Yoksulların ölüsünü belediye bile kaldırmaz. Mezardan taziyeye, imama kadar para gerekir. Yoksulun ölme hakkı yoktur. Varsılların arkasından methiyeler düzülür. Varsıların mirası yakınları mutlu eder.) Tanrı korkusu vardı bu yeni kralda. Tapınak mülkiyetine saygı gösterdi. Ve bizim kadim tarihçimiz (ya bu adam solcu filan olmasın?) bu yeni durumu şöyle tarihe not düşer: Artık ülkede vergi tahsildarı yoktur! Urukagina, Lagaş yurttaşlarına özgürlük getirmiştir!

Ancak “özgürlük” bu kadar ucuz değildir. Bizim kadim tarihçi(miz) de bunun ayırdında. Urukagina’nın yoksulları varsılların sömürüsünden koruduğunu yazar: Varsıl adam yoksul adamın malını-hakkını vermeden-alamayacaktır. Bir tür (zorla) kamulaştırma (satın alma) yasasıdır. Ülke hırsızlardan, tefecilerden ve katillerden arındırıldı. Yoksul bir adamın oğlunun tuttuğu balıkları artık kimse çalmayacaktı. Varsıl memurlar yoksul bir adamın anasının bahçesindeki meyveleri alıp götüremeyecekti. Yani güçlüler zayıfları ezemeyecekti. (Kral Urukagina sakın solcu olmasın?) Varsıllar yoksulların mallarını talan edemeyecekti. Dul ve yetimler korunacaktı. Bunlar (yapılanlar) tarihin ilk reformları ve yasalarıydı aslında. Bu yasalar maddeler halinde yazılmış mıydı: Bu konuda henüz net bir yanıt yoktur. Ancak bu reformlar ve yasalar toplumsal sonuçları itibariyle önemlidir. Urukagina reformları Umma ve Lagaş arasındaki ilişkilere fazlaca etki yapmadı. Reformlar çok kısa süreli oldu. Urukagina iktidarı on yıl kadar sürdü. Çünkü Umma’nın hurslı ve güçlü kralı Lugalzaggisi çok geçmeden Lagaş’ı da alacaktı.

bulent_tekin@turk.net

25 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

DEV’İN TRAJEDİSİ
Tanrılar Sisyphos’u sonsuz bir yaşam biçimiyle cezalandırmışlardı. Onu bir kayayı hiç durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkûm etmişlerdi. Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek ama kaya tepeye gelince de kendi ağırlığıyla yeniden aşağıya düşecekti. Bu hep böyle devam edecekti(tekrarlanacaktı). Tanrılar yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, haksız da sayılmazlardı-değil mi ya? Günümüzde de-birçok ülkede olduğu gibi-ülkemizde de “kurnaz adam düzeni” yoksul yurttaşlarına böyle bir cezalandırmayı uygun görmüştür. Çarıksızlar, ayaktakımı böyle bir Sisyphos trajedisini yaşıyorlar. Tekel’ci düşünce en yurtsever, en değerli, en madalyalı şampiyon olarak yurttaşlarına böyle bir köle yaşantısını yaşatırken tekelci devletin kurallarına uymaktadır aslında.

Kurnaz adam (bu aralar kurnaz adama taktım ya!) vatan’ı (tekelci dünya görüşü gereği) mülkiyeti ilan etmiştir. Ve bu vatanın üzerinde öyle bir sistem oluşturuyor ki din, iman, Allah, vatan, bayrak, Çanakkale diyerek yeraltı ve yerüstü değerlerin (maddi ve manevi değerlerin) tek sahibi oluyor. İşin yok aybaşını bekle, aldığın maaş birinci gün cebinden uçuyor. Modern baldırı çıplak farkında olmadan modern efendisinden daha çok vatan-millet-Sakarya diyor. İşte sömürünün esas kralı burada inşa edilmektedir. Oysa yoksulluğun olmadığı, sınıflar arasındaki farkın büyümediği (insan haklarına dayalı) bir demokratik cumhuriyette bilinçlenmiş bir yurttaş tipinin kurnaz adam için nasıl bir tehlike olduğunu bir bilse(ydi)k!

Garibanizm yapmak istemiyorum ama-Allah aşkına!-aybaşını getiremeyen memur, işçi, köylü, esnaf, orta sınıfın gelecek için nasıl bir hayali olabilir? Onları Sisyphos trajedisine mahkûm eden oligarşik devlet bir tanrı edasıyla sadece seyrediyor. Toplumsal barış ve demokrasi lafını bolca eden AKP iktidarı Kürt açılımını(!) da Sisyphos’un yazgısına çevirdi. Kürtler kayayı taşıdıkça yuvarlanıp eski yerine geliyor. AKP hükümetinin bu konuda diğer cumhuriyet hükümetlerinden farkı yok. Üstelik İslam’ı da kullanarak-İslam asla bu değildir!-ayrımız gayrımız yok, aynı dinin evlatlarıyız safsatasıyla asimilasyonun en modernini yapıyor. Sünni İslam ve bazen de laik geleneklerin katı tavrı içinde farklı etnik kültürleri İslam potasında eritmek istiyor. Amerikancı İslam’ın (İslam asla bu değildir!) hükümet biçimi olan AKP yönetimi-biz hiç farkında olmadan!-Baasvari bir cumhuriyeti inşa etmek üzeredir. (Baas da%100’lere varan oy almaktadır.) Evet, biz hiçbir şeyin ayırdında değilken ve aybaşını nasıl getiririz diye yaşam savaşı verirken Baasvari bir hükümetin (veya partinin) iktidardan hiç düşmeyeceği bir cumhuriyet kurulmaktadır.

Benim bu anlattıklarımla ahlak denen şeyin de çoktan aşındığını söylemek istiyorum. Etrafı, herkesi basit ideolojik propagandalarla aşındırarak gerçekleri örtbas etme başarısını göstermek ancak böylesi bir ahlakla olasıdır. Hafız Esad tipi bir liderlik ve iktidar kurmayı demokrasi mavalıyla-kitleleri farkına vardırmadan-başarmak için toplumun ahlakı ve politiğiyle oynamayı gerektirir. Hafız Esad (ve bugün oğlunu) kimse iktidardan indirebildi mi? Onlar hem Sovyetçi(Rusyacı) ve hem Amerikancı(ydı)lar. Nusayri’sini, Dürzî’sini, Kürt’ünü, Arap’ını, Sünni’sini, Hıristiyan’ını yanlarına aldılar. Baas demokrasisinde de çok sayıda (23) siyasi parti var. Ama iktidarda hep Baas Partisi var, diğerleri figüran rolü oynuyor. AKP’nin de hedefi bu olmalı: 25-50-100-1000 yıl iktidarda kalmak. Tıpkı Baasçılar gibi. (Görünüşü kurtaracak çok sayıda Baasçı tipi muhalefet partisi de var nasılsa.)Bana göre işler iyi de gidiyor. Bizimkisi de Sünni, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Roman, laik, şeriatçı, herkim varsa hepsine bir açılım (?!) sunuyor.(Bilumum açılımlar yapılıırr abi!) Ve hiç kimse-farkına varmadan-Baas tipi bir cumhuriyete geçerken (bir yandan da Sisyphos’un yazgısını yaşarken) küreselleşmiş tekelci (finans) siyasetçilerinin ve partilerinin mahkûmu birer modern köle olduğunu fark edemiyor.

---
bulent_tekin@turk.net
---

23 Mart 2010 Salı

MUSTAFA BALBAY 380 GÜNDÜR TUTUKLU.


Tamam.. Adli süreci etkilemeyelim, Hukuka, adalete saygının sarsılmasına neden olmayalım da.. Gazeteci olması bir yana, 380 gün neyle suçlandığını bile bilmeden parmaklıklar ardında tutulan bir babanın çocuğuna bu 380 günlük ayrılığı nasıl izah edelim.. Bu kara mizah ortadan kalktığında, "ikiniz de kusura bakmayın!" demek yaratılan bu boşluğu bu çukuru doldurabilecek mi? Tamam.. Adli süreci etkilemeyelim, Hukuka, adalete saygının sarsılmasına neden olmayalım da.. Gazeteci olması bir yana, 380 gün neyle suçlandığını bile bilmeden parmaklıklar ardında tutulan bir babanın çocuğuna bu 380 günlük ayrılığı nasıl izah edelim.. Bu kara mizah ortadan kalktığında, "ikiniz de kusura bakmayın!" demek yaratılan bu boşluğu bu çukuru doldurabilecek mi?
---
İ.Bülent Çelik/VATAN

11 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR - GIRGIR DERGİSİ

HYPATİA, ZEYNEP VE KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Erkek: “Bir şey mi oldu?” Kadın: “Nasıl anlatsam?” Erkek: “Çekinme canım, söyle.” Kadın: “Senden ayrılmak istiyorum.” Erkek: “Başka biri mi var?” Kadın: “Evet.” Erkek: “Çok mu seviyorsun?” Kadın: “Onsuz bir ölüyüm.” Erkek: “(Sevinçten zıplar) Yaşasııın!” Kadın: “(Yüzünü buruşturur)Yoksa seviniyor musun?” Erkek: “Hem de çok!” Kadın: “(Ağlamaklı)Demek beni sevmiyorsun?” Modern toplumda (kapitalist modernite’de) kadının ve erkeğin yalanı üzerine basit bir giriş yaptım.(Kadın vamp rolünü oynayamaz, erkek tipik kurnazlığını gösterir.)

Her 8 Mart’ta klişe laflar edilip durulur. Ben kutsal Ana-tanrıça’dan (ev) mutfak kölesi haline gelmiş bugünkü kadın için en önemli amacın Kadın Özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Ne erkek kadının yanında çömelecek ne de kadın. Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal bir eşitliğin cinsler arasında bir sevgi (belki aşk?) yaratabileceğini söyleyebilirim.

İskenderiyeli Hypatia (MS 370-415) güzelliği ve bilgililiğinin yanında tarihin bildiği ilk kadın filozoftur. Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı (şerhleri) vardır. Ünlü filozof ve matematikçi Theon’un (335-405) kızıdır.[Theon’un kızının yardımıyla matematikçi Euclid’in (MÖ 330-275) eserlerine şerh yazdığı söylenir.] Yeni-Plâtoncu okulların etkisinde olan Hypatia, Museion’da (Müze) konferanslar ve dersler verdi. Onun dinsiz ve büyücü olduğu söylentileri yayıldı ve halk (o dönem Hıristiyanlık-Yahudilerin işini bitirmiş-etkin din olmuştu) kışkırtıldı. 415(414?)yılında, Lent Bayramında(Büyük Perhiz) Okuyucu Petro’nun önderliğindeki Cyril’in keşişleri Hypatia’nın ders verdiği Museion’un önünde toplandılar. Arabasını durdurup giysilerini zorla çıkardılar. Onu bir kiliseye sokup sunağın başına götürdüler. Kadın onların her türlü suçlamasına yanıtlar veriyordu. Petro’nun darbesi işin başlangıcı oldu, yere yıkıldı ve diğer keşişler üstüne çullandılar. Taş ve kırık çömlek parçalarıyla öldürüldü. Cesedi sokaklarda sürüklendi, midye kabuklarıyla eti kemiklerinden sıyrıldı ve parçalanmış cesedi yakıldı.

İlk Hıristiyanlar Hypatia’ya “Sen bizim yasalarımıza karşı geldin,” demişlerdi. Kadın onların şiddetine felsefeyle yanıt veriyordu. Onlar saldırdıkça o felsefeye sarılıyor, felsefeyle yanıtlıyor, (Hıristiyan dogmacılığına karşı)kendi felsefesini ortaya koyuyordu. Ve etrafında toplanan gençlere “Siz bana faydacı, kaba cinsellik temelinde yaklaşıyorsunuz, ben bunu kabul edemem!” diyor. İşte kadın böyle söylediği için taşlarla linç ediliyordu. Hypatia’nın linç edilmesi, antik bilimlerin ve putperest (çoktanrılıcılık) felsefesinin sona erdiği dönemde yaşanmıştır. Hypatia’nın trajik sonu Yeni-Plâtonculuk okullarının da sonu anlamına gelir.[414(415?) yılından(Hypatia’nın ölümünden)tam 1500 yıl sonra (1914 yılında) bu kez Hıristiyan devletlerin başlattığı bir dünya savaşının olması oldukça ilginçtir.]

Hazreti Zeynep, Hazreti Ali ve Hazreti Fatma’nın kızıdır. Kocasının tüm baskı ve telkinlerine karşın Hazreti Hüseyin’i yalnız bırakmadı. Çocuklarıyla ona yoldaşlık etti. O günün koşullarında bir kadının kocasının sözünden çıkması olanaksız gibidir. Ama Zeynep iradesini ortaya koymuştur. Ve Kerbela katliamında(10 Ekim 680) Hüseyin’le birlikte katledilenler arsında Zeynep’in evlatları da vardır.

Kutsal ana kültüründen baba kültürüne (ataerkil) geçen kurnaz adam görkemli bir hayat yaşamıştır. Kurnaz adamın bugün ahlak olarak dayattığı aslında özgürlüğü gerektirir. Özgürlüğü olmayanın ahlakı olabilir mi? Kurnaz adamın yeryüzü devleti [asker-yönetici-rahip(din adamı) ittifakı] kadının biyolojik farklılığı ileri sürülerek evde bir “aile devleti” olarak sürmektedir. Aile, bir aile devleti olarak anlı şanlı uygarlımızın bir başarısıdır(!) Baba, kral olarak yöneticidir ve aynı zamanda başkomutandır. Erkek çocuklar, iktidar yönetiminin ortakları olarak babaya vekâlet ederler. Kız çocukları ve özellikle anne (erkek çocukları ve babaya hizmet eden) modern kölelerdir.[Modern dünyamızın geldiği uygarlık düzeyi, modernlik (modernite) budur.] Kocaya bağlılık (eve kapatılma, haremlik-selamlık uygulaması) namus adı altında din görevi görmektir. Cinsiyetçilik, ayrımcılık ve kadının modern köle edilmesine karşı Hypatia-Zeynep direnişleri aslında kadının vücudunun istismar aracı olarak kullanılmasına ve meta tutulmasına karşı yapılmışlardır.

---
bulent_tekin@turk.net

4 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

UTANCIN FİYASKOSU
Bir askeri birlikte (Erdek) parola-işaret ilişkisi (çok duygusal bir ilişkiydi!) yaşandı. O gece bir nöbet kulübesinde nöbetçi askerle yaklaşan asker arasında şöyle bir mizansen yaşanmış olmalı. Bir asker: “Adi!” Karşısındaki asker: “Başbakan!” O gece “Adi Başbakan!” sloganı bolca garip askerlerimize söyletilmiş olmalı. Çocukça bir tavır. Belki bir çocuğun dahi yapmayacağı bir şey. Ama yine de başka türlü mizansenler de olabilirdi. Bir asker: “Pezevenk!” Diğer bir asker: “Babandır!” Allah bizi korumuş.

AKP’nin Erzurum-Erzincan mahkemeleri meydan savaşıyla birlikte yürüttüğü Balyoz Darbe Planı operasyonu-siyasi partiler ve medyaca-ne yazık ki güçler savaşı olarak sunuldu. Artık darbe yapamayan ordunun en üst komutanlarının (Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının) istifa edeceği yalanı servis edildi. Cumhurbaşkanının Genelkurmay Başkanı ve Başbakanla yaptığı üçlü toplantının (bence çok lezzetli bir yemek yediler) ardından bu kez gözaltına alınan eski kuvvet ve ordu komutanlarının serbest bırakıldığını gördük. Kimse istifa etmedi. Her şey tıkırında aslında. Ama bize kıran kırana bir savaş varmış gibi gösteriliyor. Ilımlı (Amerikancı) İslamcı bir hükümetle, yaptığı darbelerle dünyada şampiyon olmuş bir ordu arasında gerçekten bir iktidar savaşı var mıdır? Deniz Gezmiş’leri ve daha birçok genci sallandırmış bir orduyla cemaat-tarikat tekel’lerini temsil eden AKP arasında nasıl bir savaş olabilir? Yoksa bir illüzyonla bize gösterilen resim aslında ordu-hükümet çatışmasından çok bir pazarlık mıdır? Sözde gelişmekte olan (değişim gösteren) demokrasimizde yeni yönetim alanlarını (paylaşım) belirlemek midir?

Gerçekten MTTB yöneticiliği yapmış Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek ve yandaşları Avrupa’daki sosyal demokratlardan dahi daha demokrat olabilirler mi? Bir insanı sadece ağzından çıkan lafa göre değerlendirebilir miyiz? (Tiyatro oyuncuları rollerine göre her türlü lafı söylerler.) Yakınlarda (Mardin’de) Memur-Sen’in düzenlediği bir konferansa gittim. (Altan Tan konuşacaktı.) Memur-Sen ve Eğitim Bir Sen yöneticilerinin konuşmalarını dinledik ilk. 68 ruhuyla konuşuyorlardı. Sanki Deniz Gezmiş konuşuyordu. Adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük bağlamında öyle sol’da ve insan haklarıcı konuştular ki kendimden utandım. Kendimden ve dünya görüşümden şüphe duydum. Diyeceğim şu: Bugün ülkemizde herkes 68’li olmuş. Asker, tekel’ci, komprador, yazar, şeriatçı, faşist, sağcı, şarkıcı, dansöz, mafya! Hangisi konuşsa 68 ruhuyla konuşuyor, inanalım mı? (Ama bu arada yurttaşlara “Sizi fişliyoruz, sıra bizde!” ve “Kanınız bozuk!” diyen iki AKP’li milletvekili adeta mızıkçılık yapıyorlar. AKP de onları disipline veriyor.)

Tv ve gazetelerde bolca boy gösteren yazarların demokratlığına bugün gerçekten inanacak mıyız? Ya da laftan başka bizi inandıracak ne kanıtları oldu? Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül dâhil, İslamcı politikacı ve yazarlar gerçekten geçmişlerini inkâr mı ediyorlar? Bu yazımı bugün anti militarist, demokrat geçinen yazar Nazlı Ilıcak’ın eski yazılarıyla sonlandırmak istiyorum: “Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.(14 Eylül 1980, Tercüman)” “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür.(17 Ekim 1980, Tercüman)” “13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker.(17 Aralık 1978, tercüman)”

---
bulent_tekin@turk.net
---

2 Mart 2010 Salı

18 Şubat 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

NEYE SAYDILAR BİZİ?
“Baba!” dedi genç oğlan. “Artık kimse bana Kero demeyecek!(Ker’in Kürtçe karşılığı eşek’tir. ‘Kero’ da eşek anlamına gelir. Eşeko gibi bir şey.)” “Nasıl olacak bu?” diye sordu babası. “Adımı (lakabını demek istiyor) değiştirecekler. Ancak bunun için bir mevlit ve yemek vermemi istediler. Köylüler bu iş bedavadan olmaz dediler.” “İyi!” dedi babası sevinçle. “Ver bir yemek, okut bir mevlit!” Genç adam ertesi gün birkaç kuzu kesti; yemek yendi ve ardından mevlit okundu. Mevlit bitiminde muzır bir köylü söz aldı ve “Adını ben koyacağım!” dedi. Köylüler onayladılar. Köylü genç adamın yeni adını açıkladı: “Bundan böyle adın Dehşiko olsun!” (Cehşik, Kürtçe “sıpa” anlamına gelir. Biraz şive farkıyla Dehşiko da yine “sıpa” demektir.) Herkes onayladı, çocuk sevindi! Genç adam heyecan ve hızla eve döndü. “Adımı değiştirdiler baba!” dedi. “Ne koydular?” dedi babası. “Adımı Dehşiko koydular baba!” “Eşek oğlum!” dedi babası. “Sen gelecek sene yine eşeksin demektir bu! Olsa olsa sana bir sene sıpa diyecekler. Gelecek sene sana yeniden eşek diyecekler. Çünkü sen artık büyüdün, eşek oldun diyecekler!”

Oligarşik Cumhuriyet ve onun devşirmesi siyasi partiler “demokrasi” maskesi altında otoriter ve totaliter rejimlerini-belki de padişahlığını-sürdürüyorlar. Oysa biz ülkemizde büyük bir ilerleme ve gelişme oluyor diye zaman zaman da seviniyoruz. Siz artık gelişmiş, ileri, modern bir ülkenin yurttaşlarısınız diyorlar. Bundan böyle siz değiştiniz, siz bu ülkenin sahipleriniz, sizin adınızı yurttaş yaptık diyorlar. Ya aklıma o Kürt hikâyesini getirmeden edemiyorum: Dehşiko-Kero meselesi! Tanzimat’tan, Meşrutiyet’ten, Cumhuriyet’ten, çok partili rejimden(!), demokrasiden nemalanan, okumuşlar, aydınlar, varsıllar, aristokratlar, ağalar, şeyhler, seyyidler, paşalar olmuştur. Hep onların durumu düzeldi. Osmanlı’nın da, Türkiye’nin de-yarın olacakların da belki-Meclislerine hep zenginler, ekâbirler, aristokratlar, feodal ağaları girdi. Bu büyük olasılıkla yarın da böyle olacak. Kurtuluş savaşlarını da, reformları da hep varsıllar (zaten varsıl olmayan okuyamadı o dönemler) yaptı. (Günümüzde TUSİAD da aynı şeyi yapmıyor mu?) Liderliği onlar yaptı, çarıksızlar da peşlerinden gitti.

Varsılların içinde samimi olanlar yok muydu? Vardı ve bedellerini ödediler. Samimi olmayanlardan da bedellerini ödeyenler oldu. Çünkü “kurnaz adam sistemi”nde en çok kurnaz olanlar kazanıyordu. Bugün de böyledir! Televizyondan gazeteye, tiyatrodan sinemaya, Meclis’ten derneklere kadar; şarkıcıdan saksafon çalana, herkes, bu kurnaz adam ilişkilerinde (ancak) yer alabiliyor. Bakın şöhretli bir yazara; mutlaka eski bir yazarın ya da şöhretin kaçıncı nesilden torunudur. Bakın bir artiste, tiyatrocuya, gazeteciye; o da eski bir namlı şanlının bir yerden akrabasıdır. Kimsesizlerin, ötekilerin hiç namlı şanlı akrabaları olmadı. Meçhul Asker gibidirler. Onlar orduda Mehmetçik; kamuda evrak memuru, bekçi, polis, işçi; piyasada garson, şoför, simitçi; dağda gerilla; evde bulaşık-çamaşır yıkayan ve çocuk doğuran kadın oldular.

---
bulent_tekin@turk.net
---

11 Şubat 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

YALANCI PEYGAMBER: MUSEYLEMET-ÜL KEZZAB

AKP Aydın (eski) İl Başkanı’nın Tayyip Erdoğan’ı peygamber ilan etmesini MHP yeniden Meclis’e taşıdı. Başbakan’a “peygamberlik” yakıştırma ve tartışmaları günah, ayıp ve dindışlılık gibi maskelemelerle susturuldu. İnsanlık uygarlık tarihinde mitolojiyle beraber (mitoloji sonrası daha doğru olabilir) çıkan din ve tanrılar sisteminin toplum üzerindeki sömürünün en kolay sürdürülen yolu olduğunu söyleyebilirim. Bu (sömürü yöntemi), yığınlara kölece boyun eğmeyi ve kadercilik anlayışını aşılamasıyla tepe noktasına ulaşmıştır. Tabii ben burada ilk insanların kurnaz insanlarca bulunan din ve tanrılar yöntemiyle sömürülmesinden bahsediyorum. Tanrıları ziggurat’ların ikinci katında (üçüncü katta tanrılar vardır) yaşayan rahipler buldular. Zaten Ana-tanrıçalık (İnanna) yerine erkeksi tanrının (Enki) konmasıyla rahip sınıfı iyiden iyiye sömürüyü sağlamlaştırmışlardır. Tanrıçayı alaşağı edip erkeği kutsayan sistem kadını tam aşağılaştırmış ve yok saymıştır.(Zigguratların alt katı tarım ve üretim yapan çalışanların yeridir. Yani asıl sömürü burada olmaktadır.)

İnsanlığın ilk krallarının da bu kurnaz rahipleri olduğu kuvvetle muhtemeldir. Rahipler daha sonra tanrıları göğe çıkartarak kendilerini de onların sözlerini tek diyebilenler ilan etmişlerdir. Vahiy ve peygamberliklerin ortaya çıkış biçimlerine benzetilebilir. Artık rahipler gökteki tanrının yürüyen gölgeleri (vekilleri) olarak toplum mühendisliği yapmaktadırlar. Bu özetlememi kimse yanlış anlamasın! Çoktanrıcılığın ve daha sonra tektanrıcılığın başlangıç dönemlerini sosyolojik basit bir anlatımla anlatmayı deniyorum. Bu anlatımın ateizmi övme gibi bir niyeti yoktur. Bu denemedeki asıl amacım din, bilim, siyaset, felsefe, ahlak ve yönetim arasındaki bağı anlatmaktır. Kutsallık kavramına dayanarak sonraki yıllarda (bugün en kralı ve moderni yapılıyor) rahipler ve yürüyen tanrıları (tekeller, para, kambiyo, borsa, senet) dine ve tanrıya, ceza ve günah anlamlarını yükleyerek toplumu itaat etmeye çalışmaktadırlar.

Güçlü ve kurnaz adamların rahip (din adamı), yönetici (siyasetçi, bürokrat), askeri komutan’la kurumlaşarak oluşturduğu devlet, hiyerarşik soygun düzenini perçinleştirmektedir. Dinin-ahlakı artırıcı yönünü kullanmayarak-salt kurnaz adamın dini gibi (milliyetçi ve ırkçı-devlet dini gibi kullanılır) kötü kullanılmasını insanlık olarak yaşıyoruz. Peygamberimizin ölümüyle bize göre peygamberlik zinciri bitmiştir ama peygamber gibi davrananların olmadığını söyleyebilir miyiz? Peygamberimiz Muhammed’in son yılında ve vefatından sonra (Ebubekir’in halifeliğinde) bazı sahte peygamberler türediler. Peygamberimiz bu sahte peygamberlerin öldürülmesi talimatını vermiştir. Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra Museylemet adında biri ortaya çıkmış ve bir sürü ayet uydurmuştur. Peygamberim! demiştir. Daha sonra yalancı ve sahte olduğu ortaya çıkınca Müslümanlar tarafından Museylemet-ül Kezzab adı verilerek lanetlenmiş ve öldürülmüştür. (Kezzap, Arapça yalancı anlamına gelir.)

Bugün bile peygamberden daha çok rağbet gören dinciler vardır. Bu çok açık söylenmese de tarikatın içyapısında görülmektedir. Günümüzde Fethullah Amerika’da peygambervari bir işlev görmektedir. Ülkemizin eğitim ve idari kadrosunu ele geçirmiştir. Gençlik Fethullahçı yetiştirilmektedir. KCK ve BDP (DTP) operasyonlarını yapan devlet Fethullah’ın hiçbir dershane, yurt, okul ve evinin önünden geçmemektedir. Devlet ve polis illlegalitenin kralını korumaktadır. Dini siyasete alet ederek-aslında paraya tapan!-tekelci devletin iktidarında oturup aileleriyle birlikte yandaşlarına köşe döndür(t)en Fehullahçılık, Türk İslam Sentezciliği ve Amerikan İslamcılığına (Ilımlı İslam)-içlerinden ne kadar isteseler de-biz onlara peygamber demeyeceğiz.

---

bulent_tekin@turk.net

4 Şubat 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZDI


AKP’NİN KUZULARI
Namaz niyaz nedir bilmeyen bir Koçer (göçer) Cizre’de Şeyh Seyda’nın medresesine gelmiş. “Şeyhim bana namaz nasıl kılınır öğretiniz!” demiş. Onu getirenler Koçer’in algılayışının biraz kıt olduğunu söylemişler. Şeyh, öğrencilerinden birine Koçer’e önce duaların ezberletilmesini söylemiş. Öğrenci “Ettehiyâtü” duası ile başlamış. Günler geçmiş, ne yapmışsa bu duayı Koçer’e ezberletememiş. Şeyh bu kez Koçer’i daha iyi eğitim almış bir imama teslim etmiş. İmam da ne yapmışsa duanın tek bir kelimesini dahi ezberletememiş. Bunun üzerine Şeyh Seyda tüm öğrencilerini (tabii içlerinde üst düzey imamlar, melleler var) toplamış ve görüşlerini almış. “Buna ancak Melleyê Tori (Tori’nin Mellesi) ezberletebilir,” demişler. Zaten Melleyê Tori de ordaymış.
Melle, Koçer’e “Ne iş yapıyorsun?” diye sormuş. “Çobanım.” demiş Koçer.“Beni koyunlarının yanına götür!” demiş Melle. Gitmişler. Melle: “Bana en çok sevdiğin koyunu getir!” Koçer bulup çıkarmış. “Buna 1 diyorum. Şimdi de bu koyundan sonra en çok sevdiğini çıkar!” demiş Melle. Onu da çıkarmış.”Buna da 2 diyorum.” Böylece Koçer’e sevme sırasına göre 10 koyun çıkartmış. “Bak!” demiş Koçer’e. “Sevme sıralamana göre her koyuna bir isim vereceğim. Birinci koyunun adı: Ettehiyyâtü. Söyle bakalım en çok sevdiğin koyunun adı neymiş?” Koçer hızla yanıtlamış: “Ettehiyyâtü!” “Aferin!” demiş Melle. Böylece dua’yı 10’a bölmüş Melle. (2.koyundan itibaren koyunlara, “lillahi, vessalevâtü, vettayibat, Esselâmü aleyke, eyyühen-Nebiyyü, ve rahmetüllahi, ve berâkâtühüh, Esselâmü aleyke, ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn” adlarını vermiş.) “Bu 10 koyunun adını sırayla çağırdıktan sonra en son Kelime-i Şehadet’i okuyacaksın!” demiş Melle. Çok şükür ki bizimki şehadet getirmesini biliyormuş. (Zaten Ettehiyyâtü Duası da Kelime-i Şehadet ile bitiyor.)
Çoban bu! İş koyun işi olunca bir, iki, üç gün derken bir süre içerisinde tüm koyunların isimlerini ezberlemiş, sevme sırasına göre de onları çağırmış ve tabii şehadet getirmeyi de unutmamış. Böylece duayı ezberlemiş. Seyda’ya götürmüşler, duayı okutmuşlar. Şeyh Seyda hayret etmiş ama memnun da olmuş. “Nasıl becerdin?” demiş Melleyê Tori’ye. “Şeyhim, her koyuna duanın bir parçasının adını verdim ve ezberlettim.” Macerayı Şeyh’e anlatmış, gülümsemiş Şeyh. Aradan bir süre geçmiş, merak etmişler. “Acaba Koçer duayı yine biliyor mu? Yoksa unutmuş mu?” Çobanı çağırmışlar, “Ettehiyyâtü’yü oku,” demişler. Koçer başlamış: “Ettehiyyâtü lillahi vetteyibat…” Hemen sözünü kesmişler. “Arada bir kelimeyi atladın! Ettehiyyâtü lillahi vesselevâtü vettabiyat…diye başlayacaktın. Vesselevâtü’yü unuttun?” “Haa!” demiş çoban. “Vesselevâtü en sevdiğim üçüncü koyunumdu ama o öldü! Onun için onu çağırmadım!”
Bu hikâyedeki durum yaşadıklarımıza benziyor. Koçer gibi söylediklerini unutan bir başbakanımız var. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın-artık Kürt açılımı demeyeceğim-sözde demokratik açılımda ilk aşamada yapacakları arasında saydığı Kürt köylerine Kürtçe adlarının iade edilmesi talimatını unuttuğunu görüyoruz. Bu en basit bir uygulamayı yapamayan birisinden nasıl bir açılım bekleyebiliriz? AKP, Başbakan ve İçişleri Bakanı salt yol denetiminin azaltılması ile mera ve yaylalara kısmen giriş serbestîsi ile yetindiler. Koçer’in koyununun ölmesiyle adını anmadığı gibi Başbakan da her söylediğini unutuyor. Tabii bizleri uysal koyun yerine koyarak ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal, hukuksal ilerlemelerle ilgili hiçbir girişim yapmamaktadır. Koyun gibi bizi öldü sayıyor. Daha doğrusu susan, görmeyen, işitmeyen tebaası olarak görüyor.

---
bulent_tekin@turk.net

30 Ocak 2010 Cumartesi

OSMAN TURHAN ÇİZİYOR - ZAMAN GAZETESİ

---
Arjantin'den bir espri, askeri okulun önünden geçerken: "bak içerde bizi yönetecek olanlar yetişiyor"
(Arkadaşlar benim kod adım e-Lastik karikatürlerin altına yorumu çakarım; kimse darılmasın ona göre benim yetkim var, ben saksı değilim. :) Bazıları bana a-rıza kod adını layık görebilir. Ne derseniz deyin ama yorumlarıma dikkat edin!!! Bende artık bu bloğun yeni editörüyüm bakın e-mail hesabım bile var (68kusak et hotmail nokta kom))
e-MİZAH