bülent tekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bülent tekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor - Babalar Günü Hikayesi

BİR BABALAR GÜNÜ HİKÂYESİ
Size savaşçı Tiyarilerden (bir Nasturi aşireti) bahsetmiş miydim? Çok değil, taa
1900’lere kadar, pek ölülerini gömmezlerdi. Özellikle babalarını. Eski bir geleneğe
göre, yaşlılar artık hayattan zevk alamaz olduklarında, gençlerin önünü açmak
düşüncesiyle onlardan kurtulma yöntemi vardı: Herkes sırası geldiğinde kendi
babasını bu topraklarda bolca bulunan uçurumlardan birinden atarak ondan
kurtuluyordu. Ancak bir gün bu âdeti bir genç kaldırmış.

Hikâye şöyle: Oğul dağı tırmanırken, bir an soluklanmak için bir ağacın
gölgesinde durup babasını yere indirmiş. Babasını indirirken yaşlı adamın güldüğünü
duymuş. “N’oldu, ne diye gülüyorsun?” diye sormuş oğul. “Ah oğlum, ah! Aklıma ne
geldi biliyor musun: Ben de soluklanmak için yaşlı babamı tam da bu ağacın altında
yere indirmiştim. Bu bana tuhaf geldi. Hiç kuşkun olmasın, senin oğlun küçük Yakup
da zamanın dolduğunda sana aynısın yapacaktır!”

Bu söz-içinde kendisi olunca-genç adamı çok düşündürdü. Yakup’un bir gün
kendisini sırtında taşıyarak getirip bu uçurumdan atma düşüncesini sorgulamayı
düşündü. Önce kendi beyninde bunu kabullenmeliydi. Belki yaşlı babası da-kendi
babasını-bu uçurumdan atma düşüncesini doğru bulmamıştı. Bir süre düşünüp
taşındıktan sonra, oğul yeniden babasını sırtlayarak evin yolunu tuttu. Bu eve dönüş
bir reddetmeydi: Atalarının yapmış olduğunun karşısında duruştu. Denir ki bu gelenek
böylece kalkmış oldu.

Bugün böylesi bir âdetin sürdüğü bir yeri düşünmek bize büyük ürküntü
verebilir. Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, ateist; Afrikalı, Asyalı, Avrupalı, her kim ise
yaşlı bir adama öldürülme özgürlüğünü tanımak düşüncesi(!) Ama hikâyemizdeki
oğul’un bir geleneğin dehşetine karşı çıkışı yüreklere su serpiyor. Seni doğuran bir
yaratığa karşı umursamazlık ve unutma gerçeğini anlatmak istiyorum aslında-anne/
baba ikinci bir tanrı gibi duruyor belki!- Evet, Tanrı’nın insanı yarattığı gibi insanın da
çocuğunu yaratması ne kadar da benziyor! Ondan değil midir, tüm dinler Tanrı’nın-
kendi yarattığı için-insanları çok sevdiğini söylerler. Bizler de çocuklarımızı çok
sevmez miyiz? Neoliberal, küreselleşmiş dünyada-belki böylesi uçurumdan atarak bir
ölüm yok ama-babalar ve oğullar arasında binlerce yıl önceye özlem duyulan bir
soğukluk var! Oğullar kendi oğullarına âşıkken, babalarının varlığından (dünyasından)
haberleri olmuyor. Oligarşik finans egemenlik ölüm uçurumlarını beyinlerde muhafaza ediyor!
---
bulent_tekin@turk.net

17 Haziran 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

HIRSIZ(LAMASINA) (S)ÖVGÜLER

Seyidullah (1900’lü yıllarda) Musul’un en büyük hırsızıydı. Bu meslek babasından miras kalmıştı. Nasıl ki-ülkemizde-doktorluk, avukatlık, tüccarlık baba mesleğini seçmek bir çocuk için doğalsa o da Musul’da baba mesleğini öyle seçmişti. Evlere girmek onun uzmanlık alanıydı ve en çok kullandığı yöntem kazmayla sokaktan evin bir duvarını kırıp içeri girmekti. Bu yöntem diğerlerine göre ona oldukça kolay geliyordu. Elbette bu zahmetsiz işin bir de polis yönü olmalıydı, onlarsız bu işi becermenin çok zor olacağının ayırdındaydı. Tabii polise düşen görev de sokağın her iki yanını tutup geri(ye) kalanıyla başka bir mahallede olmaktı. Ne de olsa bu (hırsızlık) bir ekmek parasıydı ve bunun engellemesini polis düşünemezdi, değil mi ya? Ve işte bu Seyidullah sadece bir kez yasaları çiğnediğinde-bir kadının ellerini kesmişti!-gözaltına alınmıştı. Zaten ona bile bir hafifletici neden bulunmuştu: Kadının bileziklerini almanın başka bir yolu yoktu ve bu da bir hafifletici nedendi.

Neden anlattım bunu? O kadar çok hafifletici nedeni var ki! Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın, hırsızlığı kutsamaya niyetimiz yok. Kıyı bucakta, orta yerde, apaçık, ama açıkça, ama gizlice öyle çok yapılanı var ki, belki de ihtiyatla (kim bilir, hırsızlara saygı duyarak) bir dokunmak istedik. Hırsızlara karşı ayıp kaçmayacak (onlara saygıda kusur etmeyecek) kelimeler kullanmalıyız. Sakın ağır kelimeler kullanmaya cüret etmeyin çünkü bu bir ekmek davası. Bu düzen ve sonuçlarını tek başımıza alt edebilir miyiz? İnsanları bir düzene koymak kolay mıdır? Kimi bir başbakan, cumhurbaşkanı, bakan çocuğu olarak doğar, kimi bir dilenci çocuğu. Toplumsal (ahlaki) kural ve hukuk yasalarını kılı kılına uyarak uygulayacak biri diğerinden bilgili ve namuslu yargıçlar bulsak da bu düzenlemeyi nasıl yargılayacaklar?

Tolstoy’un “Yalancı İlişkiler” romanında sosyeteden, hızlı yaşamdan kaçan bir kadının değişiminden bahsedilir. O güzel kadın artık her akşam bir başka balonun en güzel kadınıdır. Bir prens onunla tanışmak için bir bayanla haber gönderir, kadın gidecektir. Kocası kadının değişikliğinden rahatsızdır. Çünkü Çarlık Rusya’sında hemen hemen her güzel kadının-kocasından ayrı-bir illegal kocası (metresi) vardır. Adam başına gelecekleri bilir gibiydi; sitemliydi. Kadınsa ağzının payını vermeye hazırdı. Adam, “Hâlâ anlamıyor musun?” diye sordu. “Hayır!” “O halde ben söyleyeyim. Hissettiğim, hissetmezlik edemeyeceğim şey ilk defa bana iğrenç geliyor.” Kadın bir an durdu ve sordu: “Ne, neymiş o?” “Ne olacak, prensin seni güzel bulması, senin kocanı, kendini, kadınlık haysiyetini unutarak ona koşman; sende namus kalmadığı için, kocanın sana karşı neler duyacağını anlamak istememen.” Çarlık Rusya’sının vahşi düzeninde kontlar, prensler, baronlar, dükler, kontesler, prensesler, düşesler paranın, malın ve devletin hâkimi idiler. Bu feodal aristokratlar en güzel kadınları, genç erkekleri metres edinirlerdi. Halkın, kamunun, Allah’ın arazilerini (üstündeki insanlar dahi onlarındı) ele geçirmişlerdi. Her birinin nerdeyse bir küçük prenslik olacak kadar arazisi vardı. Bu duruma “hırsızlık” diyecek bir yargıç o dönemler de olamazdı.

Eskiyi-bir sızıyla-hatırlayıp yeniyi de düşünerek hırsızlık üzerine çiziktirdik. Ve küçük-büyük hiç ayırt etmeden tüm hırsızlara bir selam çaktık!

bulent_tekin@turk.net

10 Haziran 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

ZALİMLER VE MAZLUMLAR

Bir tilki bir ayı ailesiyle aynı bölgede yaşıyormuş. Tilki, ailenin kaldığı mağaranın önünden her geçişinde-özellikle erkek ayının olmadığı zamanlarda-yavrucaklara “Yavrularım! Ben sizin babanızım!” diyormuş. Tabii kendilerine benzemeyen birinin bu sözü yavrucakları ve anne ayıyı çileden çıkarmış. Çok öfkelenen anne ve yavrucuklar olayı babaya götürmüşler. Anne, “Çocukların çok zoruna gidiyor!” demiş. “Ben sizin babanızım deyip geçtiğinde çocuklar kendilerini yere atıp hüngür hüngür ağlıyorlar!” Baba, “Kim bu?” diye sormuş. Anne ve yavrucaklar (ayının) tipini izah etmişler, baba ayı onun tilki olduğunu anlamış. Ayı tilkiyi kollamaya başlamış, yakalamaya çalışmış. Bir iki defa tilki canını zorla kurtarmış; kaçarak kurtulmuş. “Bu iri hayvan beni bir yakalarsa paramparça eder. İyi de koşuyor! Ama kafasının çalıştığı pek söylenemez!” diye düşünmüş tilki. Kendince bir plan kurmuş. Kaçarken ayıyı çok dar bir yere sıkıştırmayı gerçekleştirmeye çalışmış: Aralarında çok az mesafe olan güçlü iki ağacın arasından koşarak geçmiş. Onu kovalayan ayı aynı yerden geçerken aralarında çukur da olan bu iki ağacın arasına çok fena sıkışmış. Tilki hemen büyük bir fiyakayla durmuş ve iki ağacın arkasına hızla dolanmış. İki ağacın arasına bir mengene gibi sıkışmış erkek ayının arkasına geçip tecavüz etmiş. “Ulan!” demiş tilki. “Benimkini içinde de görüyor (hissediyor) yine de çocuklarının babası olduğumu kabul etmiyor!”

Gazze’ye insani yardım götüren Türk gemisine İsrail’in yaptığı korsanca baskını salt onların savaşçı ruhuna ve cesaretine bağlamak istemiyorum. Türk devletinin koyunları kurtların arasına salar gibi davranması da büyük rol oynadı. Bu vahşi saldırıda Türkiye’nin karizması çizilmiştir. İsrail herkesin önünde tokadını atmış ve korkusuz olduğunu göstermiştir. Bu, bir insanın bir insana olan tokadı değildir, bir devletin bir devlete tokadıdır. Van minüt (one minute) ayaklarıyla sahte kabadayılığa dayanan Başbakan Erdoğan’a İsrail’in verdiği yanıt hepimiz için oldukça acı olmuştur. Ben yine de bu olayın oldukça gizemli sorularıyla yanıtlarının olduğunu düşünüyorum.

Filistin (Gazze) olayında hiçbir Arap ülkesinin bu kadar Arabist (Arapçı) kesilmediği düşünüldüğünde, Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümetinin bu kadar militanvari Arabist (Arabizm yanlısı) ve İslamcı kesilmesinin nedeni salt ideolojik aynılık mıdır? Bütün Arap ülkeleriyle ilişkisi var İsrail’in. O halde bizi bu kadar mahallesini namusunu koruyan hale getiren ne? Erdoğan hükümeti dâhil İsrail devletiyle en fazla ilişkisi olan hükümetler İslamcı partilerin hükümetleri olmuştur. Bu böyle olduğu halde yalandan ve (sahte) bir Yahudi düşmanlığıyla ya da bunu yapar gibi davranarak gittikçe İslamcılaşan ülkenin insanlarının sempatisi kazanılmak isteniyor. Bir devlet olarak Gazze’ye Kızılay’ı kullanarak da yardımı götürebilirdin. Böylesi bir kanlı olay olmazdı.

Tüm bu söylediklerim bilerek yapılmışsa, bu ve benzer olaylar (Van münit te buna dâhildir) ABD’nin izniyle oluyor demektir: İslam ülkelerinin liderliğini yapacak en uygun ülke Türkiye’dir. Erdoğan’ın ideolojisi ve retoriği de lider olmaya uygundur. Arap ülkeleri İran’ı sevmiyor. Zaten Pakistan, Afganistan kendi derdiyle meşgul. En fazla Yahudi düşmanlığı yapanın peşinden Arap ülkeleri gidebilir. Ancak böyle inandırıcı olabilir. Böylece ABD’nin Ortadoğu’ya tam hâkimiyeti gerçekleşebilir. Zaten Büyük Ortadoğu Projesi, Ilımlı İslam rejimini (AKP gibi iktidarlar kurarak) diğer Arap ülkelerine götürmek istemiyor mu? “Siz de Erdoğan gibi yapın, AKP gibi hükümetler kurun,” denilecektir. ABD bu politikalarla bir taraftan İslam düşmanlığı yapan İsrail’e diğer taraftan da Yahudi düşmanlığı yaparak İslam liderliği yaptıracağı bir Türkiye’ye-bu bir çelişki gibi görülse de!-destek vermektedir. Bu olguyu görmemiz gerekir.

Faşist İsrail devletinin sivil Türk gemisine yaptığı korsanca baskın (hikâyemizdeki ayı-tilki meselesi gibi) ABD’den habersiz yapılamaz(dı). Bu barbarca katliamda ABD her iki çocuğundan (İsrail ve Türkiye) yana olmuştur. Dünyanın babası olan ABD karşısında hiçbir çocuğun söz hakkı yoktur. Ama bir gün kendisi için tehlikeli olmuş çocuklarını-tıpkı Saddam’ı yarattığı ve yok ettiği gibi-belki yok etmek zorunda kalacaktır. Dünya çok genç ve hayat devam ediyor.

(bulent_tekin@turk.net)

3 Haziran 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor - GIRGIR DERGİSİ

YAKIN DOĞU ÇOK MU UZAK?

Kızım (Türkan Gülistan Tekin) 1997 yılından beri KKTC Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Hukuk Fakültesi öğrencisidir. Nerdeyse 14 yıl oldu! Mezuniyete dört dersi var. Defalarca bu sorunu devletimizin Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığına, YÖK’üne; KKTC’nin Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığına, YDÜ Rektörlüğüne ve-bir kez-YÖDAK’ına (bizdeki YÖK’ün eşiti olmalı) yazdığım halde olumlu/olumsuz doyurucu bir yanıt alamadım. Başbakanlığımız matbu birer yazıyla birkaç satırlık yanıtlar verdi. KKTC’den gelen yanıtların çözümle ilgili bir-moral dahi olsa!-adım düzeyinde olduğuna inanamadım. Yine de yanıtlar geldi. Yurtdışında 14 yıl (ülkemizde bayanlar 20 yılda emekli olabilmektedirler!) bir öğrenciyi okutabilmenin masrafını tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Tüm paramızı ve eşimiz ziynet eşyalarını bu yolda harcadık. Artık ailem (annem ve kardeşlerim) masrafları karşılamaya başladı. 17 yaşında-bitirdiğinde bir hukukçu olacak diye-Kıbrıs’a yolladığım kızım bugün 30 yaşında. Bu insan ne zaman mezun olacak, staj yapacak, avukat olacak ve ne zaman evlenecek? Bir baba olarak rüyalarıma giren bu serüvenin tatlı sonla bitmesini hayal etmek istiyorum.

Kopya, soru çalmak gibi bir yönteme hiç başvurmayan kızımın salt çalışmayla 14 yılda mezun olamamasının bir trajikomik öykü olmadan çok dram olma niteliği var. Hepimiz üniversite okuduk ve orada zaman zaman hocalarımızın toleransıyla karşılaştık. Bu durum biraz çok farklı, 14 yılda lisans eğitimini bitirememe durumu var(bu süre içerisinde belki doktora, kim bilir-belki-doçent olma durumu olabilirdi!). 14 yıl öğrenci olabilmeyi acaba okul ve ilgili kurumlar dünyanın hangi yönetmeliği (ve yasasıyla) izah ediyorlar? Bu durumda olan çok sayıda öğrencinin varlığından bahsediliyor. Öğrenci tabii ki çalışacaktır, öğrenecektir ama Allah aşkına iyi eğitim alamadan mezun olmayı başarmış çok sayıda insan yok mudur? Bir kez daha okul yönetimini hoşgörü ve aileleri anlamaya davet ediyorum. Bir hayal kuruyorum; kızım 14 yıl sonra lise mezunu olarak Türkiye’ye dönmesin. Büyük bir hayal midir bu?

Türkiye’nin yardım ve desteğiyle mücadele eden KKTC’nin öğrencilerimizi çok uzaktan gelenler diye düşünmemesini isterim. Kızımın ve onun gibilerinin birer lise mezunu olarak geri dönmeleri KKTC’ye ve Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Gençlerin geleceğinin iyi bir eğitim ve ahlakla parlayacağını biliyorum. Onlar çocuksa bizim birer baba, ana, koruyucu olmamız gerekir. Şirazlı Sadi’nin Gülistan’ında geçen bir öykü aklıma geldi: Derviş, bir zaman tekkede Allah’ın dostlarıyla arkadaşlık ettikten sonra medreseye gitti. Onun tekkeyi bırakıp medreseye gitmesi ilgi çekmişti. Sadi ona âlimle sofu arasındaki farkı sordu: “Neden tekkeyi bırakıp medreseyi seçtin?” “Sofu, gemisini kurtaran kaptandır, kendisini düşünür; oysa âlim cankurtaran gibidir.” Bir kez daha hayal kuruyorum: Hukuk, siyasal erkin kalıcı düzenlemeleri olmaktan çok fiili eşitsizlikleri kabul etmeyen bir yorum içermelidir. Kurumlu ve kurallı eylemini yurttaşlara eşit yaklaşımla sağlayabilir. Derviş bile olmayı gerektirmez!

bulent_tekin@turk.net

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

TUHAF BİR AŞK(!)

Dinci, faşist, liberal veya her tipten burjuvaların devasa servetlerinin kökeni sayısız dolandırıcılıklara dayanır. Düşünün bir; bir bakanın, başbakanın yaptığı sayısız dolandırıcılıkların görülmemesi ve-bizleri çocuksu düşüncelerle kandırarak-ahlaki ilkelere saygı duyan hükümetin varlığı! Buna karşın bizim tavrımız ne: Maalesef küçük bir akıl, unutma ve büyük mal edinme sevdası! Her yoldan büyük bir yükselme hırsı! Az utanma, büyük yoksulluk-yoksunluk ve hesap soramama iradesi. Çünkü çok kötü alışkanlıklarımız var!

Baykal’ın kaset skandalından sonra Kılıçdaroğlu’lu bir CHP’ye umut bağlayan bir Türkiye’den söz ediyorum. İslami faşist bir Baasvari partinin diktatörlüğünden korkan medyanın ve belki ABD’nin refleksidir dediğim. Oysa İslam asla faşist değildir! Son din olarak da bir daha insanla Allah’ın arasına aracı (peygamber) gelmeyeceğini deklere ettiği için de toplum bilimince devrimci görülebileceğini de söyleyebilirim. CHP, MHP, AKP gibi partiler ayrı partiler gibi görülseler de aslında hepsi aynı “devlet partisi”nin farklı versiyonlarıdır. Sistem ve devlet biçimi aynı olduğu sürece ne Kılıçdaroğlu ne Erdoğan ne de başka bir soyadı ezilenlerin, kimsesizlerin, çarıksızların umudu olamaz. Olsa olsa hepsi tekelci finans devletine yani tekel’e hizmet ederler.

Stendhal’ın (1783-1842) “Parma Manastırı” adlı romanında Napolyon fanatiği bir İtalyan gencinin savaş meydanında [Waterloo Savaşı (18 Haziran 1815)] erzakçı kadınla yaptığı bir diyalog hatırıma geldi: Askerler, kahramanımızı (Fabricio’yu) şaşırtan bir kargaşalık içinde, o yana, bu yana koşuyorlardı. Erzakçı kadına: “Ne oluyor, yahu?” diye sordu. “Bir şey yok… Yani kısacası yandık, yavrum! Prusya süvarileri bizimkileri kılıçtan geçiriyorlar, hepsi bu.” Bu küçük diyalog, içinde bulunduğumuz durumu çok andırıyor. Fransız olmadığı halde Napolyon sempatizanı bir İtalyan’ın Fransız savaşında işi ne? Bizlerin de birer komprador burjuvazi olmadığımız çok açıkken oligarşik devletin partilerine oy vererek modern köleliğimizi sürdürmemiz oldukça anlaşılmazdır. Zonguldak’ta yerin 540 metre altında çalışmak zorunda kalan, kömür kazarken göçük altında kalan 30 insanın cesedini “kurnaz adam” sistemi kadavradan saymıyor mu? Sistem tıpkı Prusya askerleri gibi bizi doğrarken biz ona gülücüklerimizi yolluyoruz. Ne acı, ne tuhaf; değil mi ha?

Türklerin ve Kürtlerin yurttaşlık haklarını doğrayan oligarşik sistemden onları kurtaracak Kılıçdaroğlular, Erdoğanlar, Bahçeliler, Baykallar olamaz! Yasadışı işler yapan bir astsubayına “İyi çocuktur!” diyen genelkurmay başkanları; çocuklarını Amerikalarda yaşatıp onlara bedelli askerlik yaptıran başbakanları; 12 yaşındaki çocuğunu milyoner ticaret adamı yapan cumhurbaşkanları olan ülkelerin özgür(?!) yurttaşları çok mutlu insanlar olmalılar. İşte o özgür insanlar o yöneticilerine şöyle seslenirler: “Daha ileri gidin, hem bana, hem devletime hükmedin, efendim olun!” Ne tuhaf (bir aşk), değil mi?

bulent_tekin@turk.net

20 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

ERKEKLER EVİ
CHP lideri Deniz Baykal’ın özel yaşamı ile ilgili görüntülerin getirdiği istifa ve olayı bu ülkede herkes konuştu. Toplumsal doğanın kabul etmediği yasak ilişkileri salt politikacı, yazar, artist, şarkıcı, bürokrat gibilerinin değil tüm insanların yaşamamaları gerektiğini düşünürüm. Kutsal dinler bunu Şeytan’ın ayartması olarak açıklarlar. İnsanların dünyanın doğallığına ve farklılıklarına insan, hayvan, bitkiyi de kapsayacak şekilde tam bir saygıyla (ekolojiyle) bakması gerekir. Kadın, erkek, ırk, sınıf, din, kültür, dil, yoksul, zengin gibi tüm farklılıkları eşit bir yaşam ortamına sunmak önemlidir. Zaten kutsal dinlerin anlattığı ahlak da bu değil midir? Dinlerin toplumsal ahlakın oluşturulmasında önemli rolü olmuştur. Ahlakın olmadığı bir dünyada insanlar ancak sapkın, şehvetli ve acımasız birer hayvan olabilirler(di).

Türkiye’de gerçeğin ne olduğuna gelirsek, “kurnaz adam” düzeni (tekelci finans kapital) tekelci devletin insan haklarının ihlaline dayanan ciddi bir kirliliğidir. Kimsesizlerin ve sahipsizlerin asla siyaset yapamadığı ama tam bir demokrasi varmış gibi sunulan düzenin de aslında birbirinden (kökende) farklı olmayan benzer siyasi partileri-bunlar özünde birer devlet partisidir-beslediğidir. Faşistinden İslamcısına hangi burjuva politikacısı-kim kimden?-daha ahlaklıdır? Kötülükleri işlerken karanlıkları seçmek-görünmemeyi becermek-günahı ortadan kaldırır mı? Suç ve günah işlerken kasete alınmamayı başaranlar daha mı temizdir(ler)? Dinleme ve görüntü kasetleri, siyasi şantaj, tehdit, kasetlerin gizli eller(!) tarafından servisi-çok şükür garibanların böyle bir sorunu yok demek isterdim ama fatura onlara kesiliyor-kurnaz adam düzeninde siyasetin hangi ilkeler üzerinden yapıldığını göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Bu vahşi düzenin işleyişi özel hayatın gizliliğini, siyasetin fikirler arasındaki rekabetle yürütülmesi söylemlerini nasıl boşa çıkardığını ve modern kölenin (yurttaşın) en üst temsilcileri tarafından nasıl bir karakterle düşünüldüğünü göstermesi açısından önemlidir. Buradan alacağımız bir ders olmalıdır!

Deniz Baykal olayına gelince: Ona bu komployu (kasete çekmeyi) yapan derin devlettir. “Ergenekon’u, orduyu filan çok iyi savunamadın. AKP bizi mahvetti. Seçim de kazanamıyorsun.” demiş olmalılar. İpin böyle çekildiğini düşünüyorum. Bu iş Silivri’ye kadar da gider. Bu operasyonun yurtdışı bağlantıları yok mudur? Elbette vardır. Bu güçle karşıt gücün (her ikisinin iç ve dış destekçilerinin) mücadelesi vardır. Ve tuhaftır ki bu olayda devletin erkeğin küçük bir ailesi olarak inşa edildiğini de gördük. İstismar, saldırı, tecavüz karakterinin bu aile devletinde hep var olacağını da görüyoruz. Toplumun politik ve ahlaki dokusunu paramparça etmekle yarışıyoruz adeta!
--
bulent_tekin@turk.net
--

13 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

EŞEK’TEN UTANMAYANLAR!

Eskiden eşeğe ters bindirme cezası vardı. Hırsızlık ya da yolsuzluk yapanlar eşeğe ters bindirilir ve hatta yüzleri siyaha da boyanırdı. Derler ki valiler (o dönemin yöneticileri) hırsızlık, talan, soygun, yolsuzluk gibi suçlara bulaşanları-buna şehir meclisinin seçkin üyeleri de dâhil-yüzlerini siyaha boyatıp, eşeğe ters bindirerek şehirde dolaştırırdı. Böylece rezil rüsva edilen seçkin insan sokağa çıkamaz ve meslek hayatı biterdi. AB’ye girmeye çalıştığımız bu yollarda modern hukukla filan uğraşacağımıza bu tip hukukları bulup getirmek bize daha çok yakışır(dı)! Biz ne anlarız ayıp, günah, haram, insan hakları, adalet, hak, hukuktan? Bizi eşeğe ters bindirip gezdirin, belki de kendimizi-nostaljik(!)-bir turistik gezide sanırız, değil mi ya(!)

Geçen gün Rıdvan, “Abi, nedir bu eşeğe ters bindirme hikâyesi?” dedi. “Ne yapacaksın Rıdvan?” dedim. “Belki Gırgır’da hikâye ederiz!” diye yanıtladı. Dinle dedim o halde: “Eskiden Musul’da devlet kaynaklı bir yolsuzluk çetesi oluştu. Çetenin lideri-şehir meclisinin üyesi de olan-Hacı Ahmet adında biridir. Bu ekâbire babası daha önce sabun sattığı için Sabuncu Paşa-demek paşa da yapılmış!-derlerdi. Tüm komşularının topraklarını istediği fiyata satmalarını zorlayarak da büyük bir mülk sahibi olmuştu. Zaten toprağını satmayanları bir yolunu bularak (yargıçlara bahşiş vererek) hapishaneye attırmayı bulmuştu. Bu kodamanın hayatının-tıpkı bizim zenginlerimiz, siyasetçilerimiz gibi-inişli çıkışlı dönemleri olmuştu. Halkın parsını cebine atmayı düşünen vali-kendisine ayırmayı düşündüğü-bazı fonlara Sabuncu Paşa’nın el koyduğunu fark edince deli divaneye döndü. Bu şöhretli meclis üyesi eşeğe ters bindirildi-üstelik yüzü de siyaha boyandı-ve şehirde dolaştırıldı. Vali öyle çok kızmıştı ki-çünkü paracıkları tırtıklanmıştı-Sabuncu Paşa’ya kallavi bir darbe daha vurdu. Şehir turundan sonra (Sen benle dalga geç Rıdvan!) Paşa geceyi geçirmek üzere (Sakın benden beş yıldızlı otel bekleme Rıdvan!) Hükümet Sarayı’nın lağım çukuruna konuldu. Böylesi bir ceza en kral adamın mesleğini, geleceğini bitirirdi ama Sabuncu’nun bazı alışılmadık yetenekleri vardı ve çok geçmeden hile-rüşvet onu yeniden bir numara yaptı.”

Türkiye’deki “kurnaz adam” düzeni hukuk uygulamaları, anayasa-yasa düzenlemeleri kamunun parasını, malını devlet desteğiyle ele geçirenlere hesap soramamıştır. Bu yolsuzluk, hırsızlık, kayırmacılık serbestîsi ırkçılık, dincilik bağlamlarında da sorgulanmamıştır. Eşeğe ters bindirmeler olmadığı gibi, hırsızlar, faşistler ve zorbalar garibanları (ezilenleri) eşeğe ters bindirmeye çalışmışlardır. Rezil edilenler garip yoksullar ve kimsesizlerdir. Hafızanızı bir yoklayın; Cemaller, Celaller, Kenanlar, Tayyipler, Abdullahlar, Bülentler, Tansular, Mesutlar, İlkerler, Turgutlar, Aliler, Veliler, Alpaslanlar, Necmettinler, Süleymanlar, Osmanlar, Ağalar, Beyler hiç eşeğe ters bindirildiler mi? (Bakın kendi adımı da yazdım. Kimse bu isimlerden başka çıkarımlar çıkarmasın!) Başbakan Tayyip Erdoğan ve mizah ustası Aziz Nesin’den esinlenmeyle (veya uyarlamayla) bir cümle de biz diyelim: Ey yavrucuklar! Eşeğe ters bindirmede muhtaç olduğun kudret ırkçı, dinci, faşist, kurnaz kafanda mevcuttur!

---

bulent_tekin@turk.net

6 Mayıs 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

YASALAR VE ADALET

Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilme çabalarının yaşandığı bu günlerde biraz hukuktan söz etmek istiyorum. Bu ülkedeki hukuk kimin hukuku, bir yoksulla bir fabrikatörün birlikte(ki) hukuku mu? Bu hukuk, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Deniz Baykal, Devlet Bahçeli’ye uygulandığı gibi Yozgatlı garip bir sokak simitçisine ve Diyarbakırlı bir ayakkabı boyacısına eşit uygulanan hukuk mu(dur) acaba? Biliyorum, yine benden biraz kara çalma bekliyorsunuz ama bu kez yanıldınız: Biraz bilimsel takılmak istiyorum, ekâbirlerle ne davam olabilir(!?) Ama en önemlisi, bu topraklar-barbar ya da insani-nasıl bir hukuka lâyık görülebilir?

Bize tarih kitaplarında en kadim yasaların Babil Kralı Hammurabi (MÖ 1750) tarafından yapıldığı öğretilir(di). Daha çok kutsal kitapların da uyguladığı kısasa kısas tipi yasalardır. Bugün için çok korkunç görünse de bu yasalar insan haklarının bugüne gelmesinde önemli bir yer tutmuştur. En azından o günkü şartlarda kendine özgü adaleti uygulamayı hedeflemiştir. Bu topraklardan ve bu toprakların büyüsünden bahsediyorsak eğer, Hammurabi’den önce de bazı yasaların ve adaletin varlığını söyleyebiliriz.

Hammurabi’den 150 yıl önce Kral Lipit-İştar’ın da sayısı belli olmayan bir yasası olduğunu öğrendik. Hepsi bu kadar değil! Kral Lipit-İştar’dan 70 yıl önce yaşamış Bilalama adlı bir kralın yasaları da vardı. Yetmedi, Hammurabi’den 300 yıl önce yaşamış Kral Ur-Nammu (MÖ 2050) yasaları da bugün biliniyor. Kim bilir, daha hangi öncel yasalar bulunacak. Bu kadim toprakların doğurganlığı çok fazla!

Ur-Nammu yasaları girişinde (bugün bu girişe meclislerde yasa gerekçesi derler ya?) şunlar anlatılır: Dünya yaratılıp, Sümer ülkesi ve Ur kentinin yazgıları belirlendikten sonra Sümer panteonunun iki baştanrısı An (gök tanrısı) ve Enlil (hava tanrısı) ay tanrısı Nanna’yı Ur’a kral atadılar. O da Sümer ve Ur’u yönetmek üzere Ur-Nammu’yu (bir insanı) kral atadı.[Dinlerin insanlar tarafından kullanılıp Tanrı’nın gölgesi (temsilcisi) olma yolu bu şekilde başlamış olabilir.] Ur-Nammu önce güvenlik ve politik konularını çözdü. Düşman Lagaş kent devletinin sınırına yaklaşımını durdurmak için Lagaş’la savaştı, kralını (Namhani’yi) öldürdü. Tabii tüm bunlar tanrı Nanna’nın yardımıyla oldu.

Anlatmaya devam edelim: Artık sıra içişlere geldi. Ur-Nammu toplumsal ve ahlaksal reformlar (yasalar) yaptı. Yurttaşların öküzünü, koyununu, eşeğini, yani malını mülkünü gasp edecek dolandırıcıları, düzenbazları, zorbaları, rüşvetçileri yasada “yağmacılar” olarak tanımladı. Bu yağmacıları görevden aldı; ağırlık ve ölçü birimlerini yeniden düzenledi. Ve böylece yetimin zengine, dulun güçlüye, bir şekeli olanın bir minası (altmış şekel) olana yem olmamasını sağladı. Yasaların yapılma nedeni ülkeye adalet, yurttaşlara da iyilik getirmesiydi. Evet, Ur-Nammu yasalarının gerekçesi böyleydi.(Niye yalan söyleyeyim, ben de TBMM’de çıkarılan tüm yasların gerekçesini merak ediyorum.)

Ur-Nammu yasalarından da biraz söz etmek istiyorum. Gerekçesiyle ne kadar uyumlu-bilmem ama-birkaç maddesini yazmak istiyorum. “Eğer biri birinin (bir aletle) ayağını keserse, 10 gümüş şekel ödeye.” “Eğer biri birinin bir silahla kemiklerini kırarsa, 1 gümüş mina ödeye.” “Eğer biri birinin (geşpu aletle?) burnunu (?) keserse, 2/3 gümüş mina ödeye.” Demek adam öldürme, kemik kırma, burun koparma o devirlerde de var. Ama o devire göre cezaları da var. Belki size tuhaf gelecek ama bu yasayla verilen cezaların daha ileriki yıllardakilerden (çok sonralarından) daha ılımlı ve ileri olduğu söylenebilir. Bu tuhaf ve anlaşılmaz bir durumdur ama medeniyetin ileri zaman dilimiyle doğru orantılı olmayabileceğini de gösterir. Kitabı Mukaddes’te yazılı olan (Kitabı Mukaddes çok daha sonraları yazılmıştır) cezalar “göze göz, dişe diş” kuralına bağlıdır. Bir çeşit kısa kısastır. Kitabı Mukaddes’in günümüzde dahi (Yahudilerce ve Hıristiyanlarca) kabul edildiği düşünülürse işin önemi daha çok anlaşılacaktır. Öte yandan İran ya da Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinde şeriat yasaları uygulanmaktadır. Böyle misillemevari uygulamaların hukuk olarak kabul edildiği ülkeler bugün de vardır.

Günümüzden dört bin yıl önce (MÖ 2050) bu topraklarda, Ur-Nammu yasalarında para cezası (şekel, mina) ile cezalandırma vardı. Bu yönüyle Ur-Nammu yasalarının çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Medeniyetin bu topraklarda nasıl yüksek olduğunu söylersek çok mu abartmış oluruz? Günümüzde bazı ülkelerdekilerle kıyaslanamayacak kadar daha insancıl ceza yasalarının yine bu topraklarda mevcut olduğu bir gerçektir. Dünya ve medeniyet bu topraklarda gelişen insani ve ruhsal gelişimin hızıyla gelişebilseydi çok daha iyi bir yaşam sürdürebilirdik.

bulent_tekin@turk.net

29 Nisan 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

SAFLAR KÖYÜ

1910’lu yıllarda görev yapan Nasturilerin (Asur) patriği Mar Şamon müstesna bir hikâye anlatıcısıydı. Doğu Kiliseleri için gezi yapan misafiri (İngiliz rahip ve yazar) W.A.Wigram’a (1872-1953) Gothamlıların potlarıyla ilgili anlattığı tuhaf ama hoş bir hikâye vardır: Bir zamanlar yaz döneminde güneş bulutların arkasında kalmış. Bu olay, bu gözde topraklarda öylesine alışılmadık bir fenomendir ki (savaşçı bir Nasturi aşireti) Tiyariler ciddi ciddi bir araya gelerek bu konuda ne yapabileceklerini tartışırlar. Toplantının sonunda bu gündüz yıldızının herhalde heybetli boğazlarının kenarı üzerindeki bir mağarada sıkışıp kaldığını ve eğer bu sıkışıklıktan kurtulmazsa, ardından felaketin geleceğine karar verirler. Mağaranın ağzına varan ilk adam birden durur ve mağaranın içine bakar, karanlıkta parlayan iki küre görür. “Tamam” diye söyler arkadaşlarına, “hem güneş hem de ay buradalar. Sürünerek içeri girip anları oradan kurtaracağım.” Adam sürünerek içeri girer ama orada kendini bir talihsizlik beklemektedir. Gördüğü ışıklar leoparın gözleridir. Bu usta hayvan bir vuruşta adamın başını gövdesinden ayırır. Arkadaşları adam gelmeyince ve sorulan sorulara bir cevap vermeyince ayaklarından tutup çekerler. Bir de ne görsünler adamın başı gövdesinin üzerinde yoktur. “Aman Allah’ım der” der liderleri. “Bu çok tuhaf. İçinizden biri bana Yukhanan mağaraya girdiğinde başı gövdesinin üzerinde miydi yoksa onu evde mi bırakmıştı onu söylesin.” Bu konuda kimse emin değildir. Dolayısıyla toplanarak adamın karısına sormaya giderler. “Ey Sinci, sen Yukhanan’ın karısısın, bize kocanın bu sabah tepeye gittiği zaman başını eve bırakıp bırakmadığını söyle. Zira onun başını bulamıyoruz.” Sinci evin her tarafını aradıktan sonra gelir: “Burada yok.” der. Lider ise, “Ha tamam, herhalde onu yolda düşürmüş olmalı. Çocuklar gün batımında keçileri eve getirdiklerinde kafasını bulup getirecekler” diye söyler.

Oligarşik devletin yönetici siyasi grubu, anlattığımız Gotham Köyü hikâyesindeki saf insanlarla bizler arasında benzerlik kurmuş olmalılar. İktidarın günahını almak istemem, en az onlar kadar muhalefet de bizleri Gotham Köyü’nün yurttaşları görmektedir. AKP iktidarı AB kriterlerini gerçekleştirmeye çalışırken (bu arada aynı yolun şeriat devletine gitmesine dua ederken) CHP, MHP gibi muhalefet partileri tek’çi zihniyetle adı sadece demokrasi olan bir rejim peşindeler. Doğrusu BDP’nin de ne istediğini (ayrıntılı talep ve rejim formülünü) anlamış değilim. Cumhuriyet’ten bu yana iktidar partilerinin demokrasi diyerek bizi getirdikleri yer ortadadır. Bir hatırlatma olarak söylemek istiyorum: Hitler kendi rejimine “gerçek demokrasi” demişti. Ne (var) ki, demokrasi özgürlükler ve doğal haklar sistemidir(rejimidir). İnsan hakları ve özgürlükleri (kullanımını sağlayarak) güvence altına alır.

Bizler-Türkiye’deki büyük çoğunluk-(asla garibanizm yapmıyorum!) alışveriş yapamıyoruz, özel mülkiyetimiz yok, yüksek bürokrat olamıyoruz, milletvekili olamıyoruz, paramız yok; dilimizi, dinimizi, kültürümüzü ifade edemiyoruz. Saflar Köyü köylüleri gibi-bize-kaybolan yıldızımızı canavarın ağzında aratıyorsunuz. Ya geleceğe dair umutlarımız olur mu? Gene de iyi şeyler umabilir miyiz? Kim bilir, belki!
___
bulent_tekin@turk.net
___

23 Nisan 2010 Cuma

Bülent Tekin Yazıyor

İNSAN’IN BİRAZ DA DÜŞÜNDÜĞÜDÜR

W.A.Wigram’ın (1872-1953) 1910’lu yıllarda Doğu Kiliseleri için yaptığı gezide bizzat tanık olduğu bir olayı anlatmak istiyorum: Bir Kürt ağanın mülkiyetinde olan zavallı bir Yahudi rakip bir ağa tarafından üzerindeki elbiseler dâhil son kuruşuna kadar soyulmuştu. Elbette zavallı İbrahim eğer ağanın mülkiyetinde olan biri bu şekilde soyulmuşsa bunun bizzat ağası için bir ayıp oluşturduğu gerekçesiyle doğal efendisine gidip şikâyette bulundu. Ağa bunun tartışmaya değer bir şey olduğunu kabul etmek zorunda kaldı ama silahlı kuvvetle bunun telafisinin yapılmasını imkânsız gördü. Çünkü soyan kişi güç bakımından kendisinin eşiti olmaktan uzak mı uzak biriydi. “İtibarınız sarsılır, Efendim” diye yalvardı İbrani. “Gerçekten de öyledir” diye söyledi ağa, “ama gene de onunla savaşamam.” Kısa bir süre sonra ağaya çok parlak bir ilham geldi. “Bak İbrahim, buldum! Ben de gidip onun Yahudi’sini soyacağım! ”

Ahmet Türk’ün Samsun’da yumruklanmasını çirkin saldırıyı kınıyorum gibi laflarla anlatmak istemiyorum. Bu sözleri söyleyenleri test edemem. Barış, kardeşlik, sevgi, adalet, eşitlik duygularını beyinlere nakşetmenin ululuğudur asıl olan. Küreselleşmiş finans tekel’in devletine, ordusuna, polisine, kompradoruna tek laf edemeyenin 14 yaşındaki bir çocuğun elmacık kemiğini kırması bir görev değildir. Bir Kürt’e karşılık da zavallı, gariban bir Türk’e yumruk atmak da bir görev olmamalıdır. Kardeşlik, eşitlik, adalet, insanlık taleplerini-eğer içten inanıyorsak-Çin’e, Rusya’ya, ABD’ye rağmen olsa dahi savunmaktır esas olan. Yoksa-yalandan!-danışıklı dövüş bir İsrail kabadayılığıyla iş bitmez. Wigram’ın anlattığı Yahudi hikâyesine döner iş. Büyük bir zalimin üstüne gidemeyen birinin hırsını bir zavallıdan alması gibi.

Ahmet Türk’e uygulanan şiddeti destekleyenleri sadece Samsun’da görmedik. Birçok evde ve yerde, hatta gazetede bile destekleyenler oldu. Irklara ve cinsiyetlere düşmanlık besleyen hasta ruhları-bırakın tedavi etmeyi-yatıştırmayı başaran toplumsal talep yok. Ötekiden üstün olma duygusu güçlü bir biçimde gelişmişse mülke (vatan) sahiplenme güveni nerelere dayanır? İnsan bu sözlerden ürkebilir belki! Gaza, cihat, din, vatan, talan, gurur, kahramanlık, hamaset ve yüceltmelerle şartlandırdığımız insanlardan bir derviş tavrı beklemek olası mı? Samsun’da, Trabzon’da, Yozgat’ta, Diyarbakır’da, Hakkari’de insanlar neden bir başkasını düşman görsün? İnsanın insandan üstünlüğü ne ki?

Diyarbakır bugün Türk ırkının yurdudur ama-asıl yerlileri olan-Kürtlerin olup olmadığı şüphelidir demek inatçılığı hangi doğruları yanlış yapar? Irklar, dinler, diller yani insan; uğruna hukuk, demokrasi yapılmış insan ölçüt alınmalı ve insanın kutsal hakları tabii. Bu yazıdaki konumuz aslında Türk-Kürt, ırk, dil, din değildi. Wigram’ın şahit olduğu Yahudi hikâyesindeki güç ve egemenden hesap soramayan ama buna karşın zayıfı ezen bir adaletin sefaletini anlatmak istiyordum. Bu, kandırdığımız ve uyuttuğumuz garibanları kendi dünya malımız için kullandığımızdır. Bu, fakir fukarayı vatan, millet, din, iman, bayrak söylemleriyle kandırıp gasp ettiğimiz milyon dolarlar daha çok artırmamızdır.

---

bulent_tekin@turk.net

15 Nisan 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

SİYAH LÂLE

Alexandre Dumas’ın (1802-1870) “Siyah Lâle” romanında (1670’li yıllarda Hollanda’da) bir lâle severin (Cornelius Van Baerle) yaşamı anlatılır. Cornelius Van Baerle’yi kıskanan-onun kadar iyi yetiştirici olmayan-komşusu Isaac Boxtel bir lâle yarışmasında (siyah lâle yetiştirme) ödül almak için komşusunu-lâle soğanlarını çalmak için idama çarptırmak amacıyla-ihbar eder. Bu kıskanç adam-nasıl bir lâle severse?-önceleri de (bir gece) iki kedinin arka ayaklarını on adım uzunluğunda bir iple birbirine bağladı ve kedileri duvarın üzerinden (evleri yan yanaydı) Van Baerle’nin bahçesine attı. Ürkmüş hayvanlar-ipler giyotin gibi davranıyordu-en soylu lâleleri parçaladı, katletti. 15 dakika içinde biçilen çiçekler bitince korkunç miyavlamalarla ipi koparan kediler tüymüşlerdi. Bu lâle severin(!) aksine, hapisteki hücresinde ektiği lâle soğanı gardiyan tarafından ezilince Van Baerle içinin koptuğunu hissetmişti. Gardiyanın sopayla onu dövmeye geldiği (gardiyan Boxtel’le işbirliği yapıyordu) bir anda dahi Van Baerle “çiçeklerin ilahisi”ni mırıldanıyordu: “Biz gizli ateşin kız çocuklarıyız/Dünyanın damarlarında dolaşan ateşin/Seher vaktinin ve sabah şebnemlerinin çocukları/Havanın evlatları/Ve suyun./Ama her şeyden öte biz cennetin çocuklarıyız.”

İki tip lâle severden bahsettik. Biri (Boxtel) kıskanç, ödül (para) için komşusunun lâle soğanlarını çalmak için onu idama yollayan; diğeri (Cornelius) her yere gidebilme izniyle birlikte özgürlüğünü kazansa da Rosa’nın (sevdiği kız, gardiyanın kızı) ve lâle soğanlarının bulunduğu hapishaneyi dünya üzerindeki her yere tercih eden. Bu iki sevgi arsında uzlaşmaz bir fark vardır. Bugün bizim söyleyeceklerimiz, ülkemizin siyasetçilerinin ülke (vatan), insan, yurttaş sevgileri üzerinedir. Isaac Boxtel tipi gibi iktidar, ödül (makam), hırs, para uğruna bu ülkeyi ve insanlarını sevmelerini istemezdim. Isaac Boxtel’in çiçek sevgisi ödül (para) uğruna her türlü komploya dayanmaktadır. Isaacvari sevgilerin hırs, kin, düşmanlık, öfkeyle anılabileceğini söylemeliyim. Çiçeği kendi öz çocuğu kadar seven sevgiler de var. Cornelius tipi sevgiler insana, çiçeğe, hayvana değer verenlerdir. O sevgilerde sevgilinin mutluluğu, adaleti, yaşam hakkı vardır. İşte biz bugün bu iki tip sevginin içinde siyasetçilerimizin (bunlar tekel’ci devletin siyasetçileridir!) yerini arıyoruz. Bizimkisi insanlık namına, sadece platonik(!)

Din, iman, Allah, ampul, vatan, millet, Sakarya, Atatürk, bozkurt, alperen diyerek bizlere yaklaşıp yetiştirdiğimiz çiçekleri-bir anını bulup-koparıp kaçıran Erdoğan, Baykal, Bahçeli vesaire tipi (tekelci) devletin siyasetçileri emeğimizi yok ederlerken kendilerini bir hırsız olarak asla görmüyorlar. Oysa krallara lâyık lâleler yetiştiren insanlarımızın masumiyeti ve bulup geliştirdiği (lâle) soğanları-rengârenk lâleler-gasp edenler masumlardan çok, vatansever olarak tanınmış olduklarından kendilerine inanılacağını düşünmektedir. Dingin ve huzurlu duruşumuzu (bir lâle fidanı gibi) bir siyasetçi kurnazlığıyla (kurnaz adam en büyük siyasetçidir de) koparıp ezen bir sevgiden(!) bahsediyorum. Zavallı bir yazarın belki de anlatamadığı lâle sevgisini yadsıyabilirsiniz. Ancak ince uzun fidanın üstünde rengârenk çiçeğiyle bir insanın nahifliği ve inceliği arasında epeyce bir benzerlik vardır.

Yukarıda bir bölümünü yazdığım “çiçeklerin ilahisi”ne devam etmek istiyorum: “İnsanlar kirletir bizi ve severken öldürür,/Biz sadece incecik bir iple bağlıyız dünyaya,/O ip bizim kökümüzdür yani hayatımız,/Ama kollarımızı sadece cennete çeviririz./Çünkü cennet bizim evimiz/Bizim gerçek evimiz, oradan gelir ruhumuz,/Ve tekrar oraya döner./Ruhumuz yani güzel kokumuz.” Ve bahsettiğimiz Siyah Lâle’de en tuhaf durum siyah lâleyi Rosa’nın odasından gizlice çalıp (ödül almak için) festival yerine götüren Isaac Boxtel’in kendisini hırsız olarak görmemesiydi. O gün o genç kızın çeyizini çalanlar bugün bizim havamızı, suyumuzu, toprağımızı, yaşamımızı, onurumuzu çalarken de kendilerini hırsız görmemektedirler.
---
bulent_tekin@turk.net

8 Nisan 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

İLK GELEN ÖZGÜRLÜK
Milattan önce 2400’lü yıllar Mezopotamya’da-Lagaş’ta-yapılan ilk reformları belirtir. Hırslı ve bürokratik yolsuzluklara batmış Ur-Nanşe hanedanını deviren Urukagina adlı kent yöneticisi halkına (nispeten) özgürlükleri sunan ilk yöneticidir. Burada Mezopotamya’da bulunan kent devletleri ve yöneticileri ilgili bilgi vermek istiyorum. Lagaş veya başka bir kent devleti, her biri bir tapınak etrafında oluşmuş bir grup kasabadan oluşuyordu. Peki, bu devlet(ler)i kim yönetirdi? Bu devlet(ler)i koruyucu tanrıyı temsîlen bir kral yönetirdi. Ve muhtemelen bu ilk krallar bu tapınakları yöneten tapınak yöneticileri (rahipler) arasından çıkmıştır. Ancak bu durum zamanla-tapınak çıkarının tehlikeye düşmesiyle-tapınakla saray arasında bir iktidar mücadelesine neden olacaktır. Lagaş’ta insanlar tarım, balıkçılık, ticaret ve zanaatkârlıkla geçinirdi. İnsanların özel mülkiyeti vardı. Ancak MÖ 2500’lü yıllarda kurulan Ur-Nanşe hanedanı savaşlar nedeniyle halkı vergiye boğmuştu. Lagaşlılar kendilerini politik ve ekonomik özgürlüklerini yitirmiş buldular. İşte Urukagina iktidara geldiğinde Lagaş böylesi bir haldeydi, nerdeyse Umma kent devletine yem olacaktı.

Şimdi tam da bu noktada Lagaş’ta yaşananları (yolsuzlukları) bize anlatan tarihçeye-ilk tarihçilerden olmalı-dinleyelim: Hayvan denetçileri büyük ve küçükbaş hayvanları gasp ediyordu. Balıkçıların denetçileri de balıkları gasp ediyordu. Koyun kırktırmaktan kadın boşamaya kadar kent yöneticisi ve vezirine vergi veriliyordu. Kadim tarihçimizin (bizdeki resmi ideoloji tarihçilerine bin basar ya!) şu sözcüğüne bakın: “Tanrıların öküzleri yöneticinin soğan tarlalarını sürüyordu; yöneticinin soğan ve salatalık tarlaları tanrıların en iyi tarlalarında yer alıyordu.” Bugün de din, iman, Allah, vatan, bayrak edebiyatı yapan yöneticiler işi ahirete havale etmeden en büyük dünya malına sahip olmuyorlar mı?(Ben sizin yerinizde olsam, bu söylediklerimden soğan ve salatalığın yaşını hesaplardım. Anlattıklarıma inanıyorsanız bu sebzeler 4500 yıldır buralarda biliniyor.)

Ölüm bile-Lagaş’ta-kendini vergiden kurtaramıyordu. Devletin bütün sistemi vergi tahsildarları üzerine kurulmuştu. Saray bolluk ve erinç (huzur) içindeydi. Bugün de yoksulları yönetenler (buna biz övünçle demokrasi diyoruz!) varsıllar değil midir? Aslında ben ne desem siz bir kara çalma(k) arayacaksınız ya, ben yine de lafımı esirgemeyeceğim. Zaten sürünmekte olan bizleri vergilerle köleleştiren devlet varsıllara kölelik yapmaktadır. Gariban Kürt ve Türk çocukları dağlarda ölürlerken, Bilal Erdoğan gibi biri 21 gün bedelli askerlik yapabilmektedir.

İşte Lagaş’ı bu rezil durumdan Urukagina kurtardı. Denetçileri ve tahsildarları görevden aldı. Artık karısını boşayan da gümüş vermeyecekti. ( Bakın bu konu hâlâ bugün bile tartışma konusudur. Kimin kimi boşadığı/boşayamadığı belli değildir. Bu konuda kimse kimseyi dinlemiyor.) Ama ölü mallarındaki vurgunu tam önleyemedi, memurlar hemen hemen eskisinin yarısını alacaklardı. (Bugün de ölmek için para lazım. Yoksulların ölüsünü belediye bile kaldırmaz. Mezardan taziyeye, imama kadar para gerekir. Yoksulun ölme hakkı yoktur. Varsılların arkasından methiyeler düzülür. Varsıların mirası yakınları mutlu eder.) Tanrı korkusu vardı bu yeni kralda. Tapınak mülkiyetine saygı gösterdi. Ve bizim kadim tarihçimiz (ya bu adam solcu filan olmasın?) bu yeni durumu şöyle tarihe not düşer: Artık ülkede vergi tahsildarı yoktur! Urukagina, Lagaş yurttaşlarına özgürlük getirmiştir!

Ancak “özgürlük” bu kadar ucuz değildir. Bizim kadim tarihçi(miz) de bunun ayırdında. Urukagina’nın yoksulları varsılların sömürüsünden koruduğunu yazar: Varsıl adam yoksul adamın malını-hakkını vermeden-alamayacaktır. Bir tür (zorla) kamulaştırma (satın alma) yasasıdır. Ülke hırsızlardan, tefecilerden ve katillerden arındırıldı. Yoksul bir adamın oğlunun tuttuğu balıkları artık kimse çalmayacaktı. Varsıl memurlar yoksul bir adamın anasının bahçesindeki meyveleri alıp götüremeyecekti. Yani güçlüler zayıfları ezemeyecekti. (Kral Urukagina sakın solcu olmasın?) Varsıllar yoksulların mallarını talan edemeyecekti. Dul ve yetimler korunacaktı. Bunlar (yapılanlar) tarihin ilk reformları ve yasalarıydı aslında. Bu yasalar maddeler halinde yazılmış mıydı: Bu konuda henüz net bir yanıt yoktur. Ancak bu reformlar ve yasalar toplumsal sonuçları itibariyle önemlidir. Urukagina reformları Umma ve Lagaş arasındaki ilişkilere fazlaca etki yapmadı. Reformlar çok kısa süreli oldu. Urukagina iktidarı on yıl kadar sürdü. Çünkü Umma’nın hurslı ve güçlü kralı Lugalzaggisi çok geçmeden Lagaş’ı da alacaktı.

bulent_tekin@turk.net

1 Nisan 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

SANAL SEVGİ(Lİ)LERİM

Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, uzlaşmaz sınıflılıklarla örülmüş ulus devletimizin son model iktidarı AKP’dir. Son Anayasa’nın bazı maddelerini değiştirme niyetine rağmen kurmak istediği Baasvari demokrasi ulus-devletin yine kendisidir. Yani-büyük bir kandırmaca ile-toplumun devletle birlikte iktidarda olduğu yalanına dayalı eskinin tıpkısıdır. Ne yalan söyleyeyim-CHP, MHP gibi ittihatçı versiyonlara karşın-AKP’nin gideceği yol-çok istediğinden değil-zorunlu bir yol olabilir: İstikamet AB! AKP’nin-AB ve ABD’nin sıkıştırmasıyla-iste(me)se de gideceği yolun AB yolundan başka olamayacağı için-bizlere belki!-bir güvence olmasının emarelerine sosyolojik analizler rastlayabilir. Dilerim Baasvari Ilımlı İslam bir demokrasiye-küreselleşmenin büyük sorunları nedeniyle-AB ve ABD geçit verdirmeyecektir. Doğrusunu söylemek gerekirse iç dinamiklerimizin bunu engelleyecek gücü yoktur.

Peki, bu biçimlendirme nasıl oluyor: Belki bir şok yaşayacaksınız ama bunu küreselleşmiş finans tekelin yönlendirmesiyle-toplumun kendisi yani bizler!-yapıyor(uz). İşlem şöyle işler: Biz-artık biz değiliz!-toplum olmaktan çıkarız ve küreselleşmiş tekel’in bir aracı oluruz. Ve isteyerek, severek, oynayarak-zaman zaman da göbek atarak!-kendimizi canavarın ağzına atarız. Aslında bu anlattığım insanın insan olmaktan çıkma halidir. Okurlarımdan af dileyerek Şirazlı Sadi’nin (1213-1292) Gülistan’da anlattığı bir öyküyü-aklımda kaldığı kadar(ıyla)-anlatmak istiyorum: Adamın biri gözü ağrıyınca bir baytara gitmiş. “Gözüm ağrıyor, bana bir ilaç ver!” demiş. “Ne olur beni bu acıdan kurtar!” Baytar bu,-öyle sanıyorum ki adamın hayvandan farklı olmadığını anlamış-adama hayvanlara verdiği ilaçtan vermiş. Tabii olan olmuş, adam kör olmuş. Bir hışımla kadıya gitmiş, baytardan davacı olmuş: Gözünün karşılığını istemiş. “Gözünün karşılığı olmaz,” demiş kadı, “eğer eşek olmasaydı bu adam, baytara gitmezdi.”

Ulus-devletlerin işgal, direniş gibi durumlarda olumlu durumları olabilir. Ama bunun dışında artık sınıf, burjuva modeli, uluslararası tekelci güçlerin yerli iktidarı olarak şoven, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci, emperyalist kültür gibi toplumu mahvedici özellikleri vardır. İktidar propaganda ve manipülasyonu öyle bir kullanır ki toplum adeta sanallaşır. Artık kimsenin babası öz babası değildir, evladı da öz evladı değildir. Toplum-modern köle olduğu halde-kendini devlet sanır, devlet de-yalanın en kralını atarak-kendini toplum sayar. Artık-bir düşünün-sanallaşmış bir insanın ne tür bir saflığından bahsedebiliriz. Şirazlı Sadi’nin Eşek Adam öyküsündeki adam’ın kendi eliyle bile bile kör olmasının daniskasını toplum kendi eliyle faşizmi getirerek yapmaktadır. Af ola!

Çıldırmış, sanal toplumdan bahsediyorum. Yazarı belki pervasızlıkla suçlayabilirsiniz ama ülkemizde ve dünyada olanlara bir baksanıza? Doğuştan asker milletiz, Türk-Kürt aynı dinin ümmetiyiz, ayrımız gayrımız yok, yoksul-varsıl hepimiz bu devlette iktidardayız sanal dünyası yozlaştırılmış (kendisi olmaktan çıkmış) toplumla olabilir. İşte böyle bir toplumda anayasa, demokrasi, siyasi partiler, cumhuriyet, iktidar, devlet, adalet, insan hakları, hak, hukuk, özgürlük kendini devlet (iktidar) sanan toplum için ancak sanal olarak vardır. Lafı şuraya getirmek istiyorum: Uluslar arası finans tekel ve şubesi devlet-devlet de bir tekeldir!-bizi (toplumu) öyle bir kırıma uğratıyor ki gözümüz ağrıdığında doktor yerine ayaklarımız kendiliğinden baytara yürümektedir. Yazarla-abartılarından belki!-dalga geçebilirsiniz ama-Allah aşkına!-ahlaki ve politik yetilerini kaybetmiş toplumun bilgisayar (çocuk) oyunlarının (sanal) programlarından ne farkı var? Fakiriyle-zenginiyle, Türk’üyle-Kürt’üyle iktidardayız diyen ulus devlet Abdullah Gül’ü, Tayyip Erdoğan’ı, Deniz Baykal’ı, Devlet Bahçeli’yi, İlker Başbuğ’u, Kürt toprak ağası Abdo’yu mu, yoksa Tekel işçisi Fatma’yı, evrak memuru Ali’yi, Türk askeri Mehmetçik’i, işsiz-gariban Kürt Musa’yı mı koruyor? Siz gerçekten-bu yazarla kafayı bulmak istiyorsanız-birini seçmelisiniz(!)

bulent_tekin@turk.net

25 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

DEV’İN TRAJEDİSİ
Tanrılar Sisyphos’u sonsuz bir yaşam biçimiyle cezalandırmışlardı. Onu bir kayayı hiç durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkûm etmişlerdi. Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek ama kaya tepeye gelince de kendi ağırlığıyla yeniden aşağıya düşecekti. Bu hep böyle devam edecekti(tekrarlanacaktı). Tanrılar yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, haksız da sayılmazlardı-değil mi ya? Günümüzde de-birçok ülkede olduğu gibi-ülkemizde de “kurnaz adam düzeni” yoksul yurttaşlarına böyle bir cezalandırmayı uygun görmüştür. Çarıksızlar, ayaktakımı böyle bir Sisyphos trajedisini yaşıyorlar. Tekel’ci düşünce en yurtsever, en değerli, en madalyalı şampiyon olarak yurttaşlarına böyle bir köle yaşantısını yaşatırken tekelci devletin kurallarına uymaktadır aslında.

Kurnaz adam (bu aralar kurnaz adama taktım ya!) vatan’ı (tekelci dünya görüşü gereği) mülkiyeti ilan etmiştir. Ve bu vatanın üzerinde öyle bir sistem oluşturuyor ki din, iman, Allah, vatan, bayrak, Çanakkale diyerek yeraltı ve yerüstü değerlerin (maddi ve manevi değerlerin) tek sahibi oluyor. İşin yok aybaşını bekle, aldığın maaş birinci gün cebinden uçuyor. Modern baldırı çıplak farkında olmadan modern efendisinden daha çok vatan-millet-Sakarya diyor. İşte sömürünün esas kralı burada inşa edilmektedir. Oysa yoksulluğun olmadığı, sınıflar arasındaki farkın büyümediği (insan haklarına dayalı) bir demokratik cumhuriyette bilinçlenmiş bir yurttaş tipinin kurnaz adam için nasıl bir tehlike olduğunu bir bilse(ydi)k!

Garibanizm yapmak istemiyorum ama-Allah aşkına!-aybaşını getiremeyen memur, işçi, köylü, esnaf, orta sınıfın gelecek için nasıl bir hayali olabilir? Onları Sisyphos trajedisine mahkûm eden oligarşik devlet bir tanrı edasıyla sadece seyrediyor. Toplumsal barış ve demokrasi lafını bolca eden AKP iktidarı Kürt açılımını(!) da Sisyphos’un yazgısına çevirdi. Kürtler kayayı taşıdıkça yuvarlanıp eski yerine geliyor. AKP hükümetinin bu konuda diğer cumhuriyet hükümetlerinden farkı yok. Üstelik İslam’ı da kullanarak-İslam asla bu değildir!-ayrımız gayrımız yok, aynı dinin evlatlarıyız safsatasıyla asimilasyonun en modernini yapıyor. Sünni İslam ve bazen de laik geleneklerin katı tavrı içinde farklı etnik kültürleri İslam potasında eritmek istiyor. Amerikancı İslam’ın (İslam asla bu değildir!) hükümet biçimi olan AKP yönetimi-biz hiç farkında olmadan!-Baasvari bir cumhuriyeti inşa etmek üzeredir. (Baas da%100’lere varan oy almaktadır.) Evet, biz hiçbir şeyin ayırdında değilken ve aybaşını nasıl getiririz diye yaşam savaşı verirken Baasvari bir hükümetin (veya partinin) iktidardan hiç düşmeyeceği bir cumhuriyet kurulmaktadır.

Benim bu anlattıklarımla ahlak denen şeyin de çoktan aşındığını söylemek istiyorum. Etrafı, herkesi basit ideolojik propagandalarla aşındırarak gerçekleri örtbas etme başarısını göstermek ancak böylesi bir ahlakla olasıdır. Hafız Esad tipi bir liderlik ve iktidar kurmayı demokrasi mavalıyla-kitleleri farkına vardırmadan-başarmak için toplumun ahlakı ve politiğiyle oynamayı gerektirir. Hafız Esad (ve bugün oğlunu) kimse iktidardan indirebildi mi? Onlar hem Sovyetçi(Rusyacı) ve hem Amerikancı(ydı)lar. Nusayri’sini, Dürzî’sini, Kürt’ünü, Arap’ını, Sünni’sini, Hıristiyan’ını yanlarına aldılar. Baas demokrasisinde de çok sayıda (23) siyasi parti var. Ama iktidarda hep Baas Partisi var, diğerleri figüran rolü oynuyor. AKP’nin de hedefi bu olmalı: 25-50-100-1000 yıl iktidarda kalmak. Tıpkı Baasçılar gibi. (Görünüşü kurtaracak çok sayıda Baasçı tipi muhalefet partisi de var nasılsa.)Bana göre işler iyi de gidiyor. Bizimkisi de Sünni, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Roman, laik, şeriatçı, herkim varsa hepsine bir açılım (?!) sunuyor.(Bilumum açılımlar yapılıırr abi!) Ve hiç kimse-farkına varmadan-Baas tipi bir cumhuriyete geçerken (bir yandan da Sisyphos’un yazgısını yaşarken) küreselleşmiş tekelci (finans) siyasetçilerinin ve partilerinin mahkûmu birer modern köle olduğunu fark edemiyor.

---
bulent_tekin@turk.net
---

19 Mart 2010 Cuma

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

KATİL KERPİÇ’TEN MODERN TOPLUMA

Elazığ depremi bizi kerpiç düşmanı yaptı.[Oysa Tel Halaf (MÖ 6000-4000) döneminin çağdaşı olan Elazığ Tepecik ve Tülintepe yapıları iki ya da daha çok odalı dikdörtgen biçimli yapılardı ve duvarları kerpiçten yapılmıştı.] Ama Elazığ depremi (annesi ve kardeşi ölen) bir Çocuk Keko’yla magazinleşti. Keko’nun dramı dramatize edilerek sorumluların katil kerpiçler olduğu saptandı. Bir mizansen de bizden olsun(!) İdareci: “Keko, baban geldi!” Babası ağlayarak Keko’yu sardı. İdareci: “Keko, başka ne istersin?” Keko: “Annemi, kardeşimi isterim.” İdareci: “Keko, suç kerpiçlerindir! Siz Keko’yu bırakıp Almanya’ya gidecek misiniz?” Keko’nun babası: “(Ne diyeceğini düşünür)Yok yok artık Türkiye’deyim.” İdareci: “Keko, üzülme! Seni kolejlerde okutacağız!” Sanki Keko’nun annesini-kardeşini öldürenin adaletsiz kapitalizm-zalim feodal ağaları-oligarşik sistem değilmiş gibi tek suçlu (olarak) kerpiçler ilan edilmişti. Bu hep böyle giderse, yıllar sonra asimile edilmiş birer beyaz Türk olarak (Kürt) Keko’lar kurnaz adam devletinde yine olacaklardır. Ve kurnaz adam neolitik tarım ve köy kültürünün yapı elemanı (malzemesi) olan kerpici suçlayarak yeni modern uygarlığını (modernite’yi) yaşamaya devam edecek.

“Komünistler Moskova’ya!” “Vatan haini!” “Bölücü komünistler!” “Kürtçü bölücüler!” “Teröristler, anarşistler, eşkıyalar!” “Vurun komünistleri!” Çok değil, 12 Eylül öncesi ve uzun süre sonrasında bırakın sosyalistlere, 18-19 yaşlarındaki solcu çocuklara düşmanca bakanlar bugün en büyük insan hakları savunucusu ve demokrat oldular. Nasıl olmuştu: Vahiy mi inmişti ya da ölümü gözleriyle mi görmüşlerdi? Sosyalist sistemin yıkılışı ve ABD-AB politikalarıyla bizim eski ırkçı ve İslamcı faşistlerimiz bir günde dünyanın en demokrat insanları oldu. Bu her türlü tekel’in-devlet de bir tekeldir-adamı olan bu eski insanlarımız toptan ve ailece Avrupacı oldular. Şimdilerde iktidar tekelinden pay aldıklarından tv’lerde bizlere-hiç utanmadan-demokrasi dersi veriyorlar.

1968 Gençlik Kültür Devrimi’ni katbekat aşmış bu zatlar (yeni entelektüellerimiz) geçmişte besledikleri komandolar ve akıncılarıyla din, mezhep ve ideoloji çatışmaları (cinayetleri) yaratıyorlardı. Şimdilerdeyse aynı zamanda hem İslamcı hem ateist, hem eşcinselci hem feminist olabiliyorlar. Bu insanlar aynı zamanda antimilitarist, insan haklarıcı, tam demokrasi yanlısı, tarikatçı, mezhepçi, İslamcı, milliyetçi, Türkçü, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, ahlakçı, tam demokrattırlar. Bizim hakkımızda katli vaciptir diyenler bugün tertemiz, ulu insan rolü oynamaktadırlar. Ancak tüm bu insanlarda var olan bir ortak özellik hepsinin tuzu kuru olmasıdır. Aslında bakmayın bunların İslamcı ve milliyetçi söylevlerine. Onlar magazinel, medyatik ve şov toplumunun kralını inşa ediyorlar. Bir kravatlı bir kravatsızdırlar. Bir gün camide, diğer gün kilisedeler. İnşa ettikleri sanal toplumla ve Hafız Esad’ın Baasvari demokrasisiyle binyıllar iktidarda kalma hevesindeler. Bu Baasvari ulus devletinin muhalefet partileri de aynı magazinsel senaryonun oyuncularıdır. Hepsi (iktidarı ve muhalefeti) hakikatin inkârını oynamaktadırlar.

1968 Gençlik Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Sovyetik sistemin çöküşü kurnaz adamın farklı bir sömürme yöntemi kullanmasına neden oldu. Kurtlar, kaplanlar, aslanlar, kediler makyaj yaparak kılık değiştirdiler. Artık kurnaz adamın söylemlerinin yanında demokratik sosyalizm (söylemleri) bile sıfır kalır. Kurnaz adam antikapitalist, antifaşist, antiemperyalisttir. Kurnaz adam demokrattır, antimilitaristtir, feministtir, homoseksüel koruyucusudur. Kurnaz adam milliyetçidir, İslamcıdır, gayrimüslimlerin dostudur. Kurnaz adam laiktir, çevrecidir, yenilikçidir, ilericidir. Tarım-köy toplumundan (neolitik) kent, sınıf, sermaye ve iktidar (rahip+yönetici+asker) temelli modern topluma (tekel) geçen kurnaz adam özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmeyle anılıyor.

bulent_tekin@turk.net

11 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR - GIRGIR DERGİSİ

HYPATİA, ZEYNEP VE KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Erkek: “Bir şey mi oldu?” Kadın: “Nasıl anlatsam?” Erkek: “Çekinme canım, söyle.” Kadın: “Senden ayrılmak istiyorum.” Erkek: “Başka biri mi var?” Kadın: “Evet.” Erkek: “Çok mu seviyorsun?” Kadın: “Onsuz bir ölüyüm.” Erkek: “(Sevinçten zıplar) Yaşasııın!” Kadın: “(Yüzünü buruşturur)Yoksa seviniyor musun?” Erkek: “Hem de çok!” Kadın: “(Ağlamaklı)Demek beni sevmiyorsun?” Modern toplumda (kapitalist modernite’de) kadının ve erkeğin yalanı üzerine basit bir giriş yaptım.(Kadın vamp rolünü oynayamaz, erkek tipik kurnazlığını gösterir.)

Her 8 Mart’ta klişe laflar edilip durulur. Ben kutsal Ana-tanrıça’dan (ev) mutfak kölesi haline gelmiş bugünkü kadın için en önemli amacın Kadın Özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Ne erkek kadının yanında çömelecek ne de kadın. Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal bir eşitliğin cinsler arasında bir sevgi (belki aşk?) yaratabileceğini söyleyebilirim.

İskenderiyeli Hypatia (MS 370-415) güzelliği ve bilgililiğinin yanında tarihin bildiği ilk kadın filozoftur. Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı (şerhleri) vardır. Ünlü filozof ve matematikçi Theon’un (335-405) kızıdır.[Theon’un kızının yardımıyla matematikçi Euclid’in (MÖ 330-275) eserlerine şerh yazdığı söylenir.] Yeni-Plâtoncu okulların etkisinde olan Hypatia, Museion’da (Müze) konferanslar ve dersler verdi. Onun dinsiz ve büyücü olduğu söylentileri yayıldı ve halk (o dönem Hıristiyanlık-Yahudilerin işini bitirmiş-etkin din olmuştu) kışkırtıldı. 415(414?)yılında, Lent Bayramında(Büyük Perhiz) Okuyucu Petro’nun önderliğindeki Cyril’in keşişleri Hypatia’nın ders verdiği Museion’un önünde toplandılar. Arabasını durdurup giysilerini zorla çıkardılar. Onu bir kiliseye sokup sunağın başına götürdüler. Kadın onların her türlü suçlamasına yanıtlar veriyordu. Petro’nun darbesi işin başlangıcı oldu, yere yıkıldı ve diğer keşişler üstüne çullandılar. Taş ve kırık çömlek parçalarıyla öldürüldü. Cesedi sokaklarda sürüklendi, midye kabuklarıyla eti kemiklerinden sıyrıldı ve parçalanmış cesedi yakıldı.

İlk Hıristiyanlar Hypatia’ya “Sen bizim yasalarımıza karşı geldin,” demişlerdi. Kadın onların şiddetine felsefeyle yanıt veriyordu. Onlar saldırdıkça o felsefeye sarılıyor, felsefeyle yanıtlıyor, (Hıristiyan dogmacılığına karşı)kendi felsefesini ortaya koyuyordu. Ve etrafında toplanan gençlere “Siz bana faydacı, kaba cinsellik temelinde yaklaşıyorsunuz, ben bunu kabul edemem!” diyor. İşte kadın böyle söylediği için taşlarla linç ediliyordu. Hypatia’nın linç edilmesi, antik bilimlerin ve putperest (çoktanrılıcılık) felsefesinin sona erdiği dönemde yaşanmıştır. Hypatia’nın trajik sonu Yeni-Plâtonculuk okullarının da sonu anlamına gelir.[414(415?) yılından(Hypatia’nın ölümünden)tam 1500 yıl sonra (1914 yılında) bu kez Hıristiyan devletlerin başlattığı bir dünya savaşının olması oldukça ilginçtir.]

Hazreti Zeynep, Hazreti Ali ve Hazreti Fatma’nın kızıdır. Kocasının tüm baskı ve telkinlerine karşın Hazreti Hüseyin’i yalnız bırakmadı. Çocuklarıyla ona yoldaşlık etti. O günün koşullarında bir kadının kocasının sözünden çıkması olanaksız gibidir. Ama Zeynep iradesini ortaya koymuştur. Ve Kerbela katliamında(10 Ekim 680) Hüseyin’le birlikte katledilenler arsında Zeynep’in evlatları da vardır.

Kutsal ana kültüründen baba kültürüne (ataerkil) geçen kurnaz adam görkemli bir hayat yaşamıştır. Kurnaz adamın bugün ahlak olarak dayattığı aslında özgürlüğü gerektirir. Özgürlüğü olmayanın ahlakı olabilir mi? Kurnaz adamın yeryüzü devleti [asker-yönetici-rahip(din adamı) ittifakı] kadının biyolojik farklılığı ileri sürülerek evde bir “aile devleti” olarak sürmektedir. Aile, bir aile devleti olarak anlı şanlı uygarlımızın bir başarısıdır(!) Baba, kral olarak yöneticidir ve aynı zamanda başkomutandır. Erkek çocuklar, iktidar yönetiminin ortakları olarak babaya vekâlet ederler. Kız çocukları ve özellikle anne (erkek çocukları ve babaya hizmet eden) modern kölelerdir.[Modern dünyamızın geldiği uygarlık düzeyi, modernlik (modernite) budur.] Kocaya bağlılık (eve kapatılma, haremlik-selamlık uygulaması) namus adı altında din görevi görmektir. Cinsiyetçilik, ayrımcılık ve kadının modern köle edilmesine karşı Hypatia-Zeynep direnişleri aslında kadının vücudunun istismar aracı olarak kullanılmasına ve meta tutulmasına karşı yapılmışlardır.

---
bulent_tekin@turk.net

4 Mart 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR

UTANCIN FİYASKOSU
Bir askeri birlikte (Erdek) parola-işaret ilişkisi (çok duygusal bir ilişkiydi!) yaşandı. O gece bir nöbet kulübesinde nöbetçi askerle yaklaşan asker arasında şöyle bir mizansen yaşanmış olmalı. Bir asker: “Adi!” Karşısındaki asker: “Başbakan!” O gece “Adi Başbakan!” sloganı bolca garip askerlerimize söyletilmiş olmalı. Çocukça bir tavır. Belki bir çocuğun dahi yapmayacağı bir şey. Ama yine de başka türlü mizansenler de olabilirdi. Bir asker: “Pezevenk!” Diğer bir asker: “Babandır!” Allah bizi korumuş.

AKP’nin Erzurum-Erzincan mahkemeleri meydan savaşıyla birlikte yürüttüğü Balyoz Darbe Planı operasyonu-siyasi partiler ve medyaca-ne yazık ki güçler savaşı olarak sunuldu. Artık darbe yapamayan ordunun en üst komutanlarının (Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının) istifa edeceği yalanı servis edildi. Cumhurbaşkanının Genelkurmay Başkanı ve Başbakanla yaptığı üçlü toplantının (bence çok lezzetli bir yemek yediler) ardından bu kez gözaltına alınan eski kuvvet ve ordu komutanlarının serbest bırakıldığını gördük. Kimse istifa etmedi. Her şey tıkırında aslında. Ama bize kıran kırana bir savaş varmış gibi gösteriliyor. Ilımlı (Amerikancı) İslamcı bir hükümetle, yaptığı darbelerle dünyada şampiyon olmuş bir ordu arasında gerçekten bir iktidar savaşı var mıdır? Deniz Gezmiş’leri ve daha birçok genci sallandırmış bir orduyla cemaat-tarikat tekel’lerini temsil eden AKP arasında nasıl bir savaş olabilir? Yoksa bir illüzyonla bize gösterilen resim aslında ordu-hükümet çatışmasından çok bir pazarlık mıdır? Sözde gelişmekte olan (değişim gösteren) demokrasimizde yeni yönetim alanlarını (paylaşım) belirlemek midir?

Gerçekten MTTB yöneticiliği yapmış Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek ve yandaşları Avrupa’daki sosyal demokratlardan dahi daha demokrat olabilirler mi? Bir insanı sadece ağzından çıkan lafa göre değerlendirebilir miyiz? (Tiyatro oyuncuları rollerine göre her türlü lafı söylerler.) Yakınlarda (Mardin’de) Memur-Sen’in düzenlediği bir konferansa gittim. (Altan Tan konuşacaktı.) Memur-Sen ve Eğitim Bir Sen yöneticilerinin konuşmalarını dinledik ilk. 68 ruhuyla konuşuyorlardı. Sanki Deniz Gezmiş konuşuyordu. Adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük bağlamında öyle sol’da ve insan haklarıcı konuştular ki kendimden utandım. Kendimden ve dünya görüşümden şüphe duydum. Diyeceğim şu: Bugün ülkemizde herkes 68’li olmuş. Asker, tekel’ci, komprador, yazar, şeriatçı, faşist, sağcı, şarkıcı, dansöz, mafya! Hangisi konuşsa 68 ruhuyla konuşuyor, inanalım mı? (Ama bu arada yurttaşlara “Sizi fişliyoruz, sıra bizde!” ve “Kanınız bozuk!” diyen iki AKP’li milletvekili adeta mızıkçılık yapıyorlar. AKP de onları disipline veriyor.)

Tv ve gazetelerde bolca boy gösteren yazarların demokratlığına bugün gerçekten inanacak mıyız? Ya da laftan başka bizi inandıracak ne kanıtları oldu? Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül dâhil, İslamcı politikacı ve yazarlar gerçekten geçmişlerini inkâr mı ediyorlar? Bu yazımı bugün anti militarist, demokrat geçinen yazar Nazlı Ilıcak’ın eski yazılarıyla sonlandırmak istiyorum: “Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.(14 Eylül 1980, Tercüman)” “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür.(17 Ekim 1980, Tercüman)” “13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker.(17 Aralık 1978, tercüman)”

---
bulent_tekin@turk.net
---

25 Şubat 2010 Perşembe

BÜLENT TEKİN YAZIYOR - GIRGIR DERGİSİ

KURNAZ ADAM PİYASA’DA!
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner-soruşturmalarını yaptığı İsmailağa Cemaati, Gülen Cemaati soruşturmaları ardından-(Erzurum) Özel Yetkili Savcı tarafından gözaltına alınıp yine Özel Yetkili Mahkeme’ce (Bu mahkemeler DGM’dir) tutuklandı. Eğer bir başsavcı böyle apar topar içeri tıkılıyorsa vay nüfus kâğıdı olan (garip) vatandaşın haline(!) Bu olayla İsmailağa Cemaatinin de-telefon dinlemelerinden-bakan’lara emirvari hükmettiklerini ve en yağlı ihaleleri alabildiklerini öğreniyoruz. Cemaatlerin artık-tıpkı Mafya’da olduğu gibi-birer sermaye şebekeleri olduğunu görmemiz gerekir.(Bugün iktidarda olan Fethullah Hoca’nın nasıl bir ticari tekel olduğunu göz önüne getiriniz.) Ülkemizde-AB’ye gireceğiz haykırmalarına karşın-esas amacın İslami faşist bir diktatörlüğün kurulması olduğunu düşünüyorum. (İslam asla faşist değildir. Buradaki kullanım, İslam’ın kullanılarak uyanık dincilerin iktidarı ele geçirme anlamındadır.)

Faşizme, militarizme, JİTEM’e, derin devlete, Ergenekon’a karşı çıkmak ayrı bir şeydir (mutlaka karşı çıkılmalıdır!) ama AKP’nin kuyrukçusu olmak ayrı bir şeydir. AKP’nin-takiyyeci, sahte demokrat tavırlarına aldanmadan-Kürtler(e) dâhil, kimseye vereceği bir iyi (ak) günün(ün) olmadığını görmek gereklidir. Artık-1500 civarında kadrosu ya da yandaşı-gözaltına alınıp bir kısmı tutuklanan BDP’nin AKP kuyrukçuluğundan kurtulması lazım(dır). Eğer İslami faşist bir diktatörlük kurulursa-aslında bu AB ve ABD’yi hiç ilgilendirmemektedir!-Tayyip Erdoğan veya Bülent Arınç nesebinden (iktidarından) bin yıllar geçse de kurtulunamayacağını bilmek gereklidir. Hazreti Muhammed’in şahsındaki İslamiyet kesinlikle-burada-söz konusu değildir. İslamiyet’e dahi ihanet olarak değerlendirilebilen bir kurnaz adam’ın yeryüzü devleti’nden (gölgesi) söz ediyorum. Kurnaz adam-artık Firavun ya da Nemrut gibi bizzat tanrı olmak fikri yerine-tanrı elçiliği (gölgesi) yaparak ticaret ve siyaset yapmak istemektedir.

Ülkemizdeki (Amerikancı) İslamcı politikacılar devletin (ticari tekel veya para) iktidarında sürekli oturmak istiyorlar. [Ticari tekellerde asker, rahip (din adamı) ve yönetici (bürokrat, siyasetçi) kavgası bu paraların paylaşımından dolayı ortaya çıkmaktadır.] Bugünkü olan anlaşmazlık ta budur! (Bu anlaşmazlık demokrasi mücadelesi değildir. Keşke olsaydı: Biz de bin takla atardık o zaman!) Oğlu 12-14 yaşlarında (internet üzerinden) ticarete atılan bir cumhurbaşkanımız var! Bu nasıl İslami bir ahlaktır ki onaylanabiliyor? [İslam’da ticaret kutsanmıştır(!) diyeniniz olabilir. Peygamber de ticaret yaptı, helaldir diye bilirsiniz! Ama ben de milyonlarca insanın aç olduğu bir ülkede (resmi rakamlar 17 milyon diyor, çok daha fazladır aslıda!), 40 yaşındaki insanların işsiz olduğu bir ülkede, bir çocuğun-babasının makamını ve siyasi gücünü kullanarak-milyoner olması da günahtır diyebilirim. Siz Peygamber misiniz? diye de sorabilirim.] Humeynivari bir cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı ile demokrasicilik oyununu oynamak çok zevkli bir şey olmalı! Ahlakı ticarete ve paraya dönüştüren bir İslam’la Allah’ın diniyle oynamak da çok kurnazca bir şey olmalı! Ne mutlu kurnaz adamlara! Ve ne yazık emek, demokrasi ve insan hakkı mücadelesi vermeyen aldatılmış insanlara!

---
bulent_tekin@turk.net
---

18 Şubat 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

NEYE SAYDILAR BİZİ?
“Baba!” dedi genç oğlan. “Artık kimse bana Kero demeyecek!(Ker’in Kürtçe karşılığı eşek’tir. ‘Kero’ da eşek anlamına gelir. Eşeko gibi bir şey.)” “Nasıl olacak bu?” diye sordu babası. “Adımı (lakabını demek istiyor) değiştirecekler. Ancak bunun için bir mevlit ve yemek vermemi istediler. Köylüler bu iş bedavadan olmaz dediler.” “İyi!” dedi babası sevinçle. “Ver bir yemek, okut bir mevlit!” Genç adam ertesi gün birkaç kuzu kesti; yemek yendi ve ardından mevlit okundu. Mevlit bitiminde muzır bir köylü söz aldı ve “Adını ben koyacağım!” dedi. Köylüler onayladılar. Köylü genç adamın yeni adını açıkladı: “Bundan böyle adın Dehşiko olsun!” (Cehşik, Kürtçe “sıpa” anlamına gelir. Biraz şive farkıyla Dehşiko da yine “sıpa” demektir.) Herkes onayladı, çocuk sevindi! Genç adam heyecan ve hızla eve döndü. “Adımı değiştirdiler baba!” dedi. “Ne koydular?” dedi babası. “Adımı Dehşiko koydular baba!” “Eşek oğlum!” dedi babası. “Sen gelecek sene yine eşeksin demektir bu! Olsa olsa sana bir sene sıpa diyecekler. Gelecek sene sana yeniden eşek diyecekler. Çünkü sen artık büyüdün, eşek oldun diyecekler!”

Oligarşik Cumhuriyet ve onun devşirmesi siyasi partiler “demokrasi” maskesi altında otoriter ve totaliter rejimlerini-belki de padişahlığını-sürdürüyorlar. Oysa biz ülkemizde büyük bir ilerleme ve gelişme oluyor diye zaman zaman da seviniyoruz. Siz artık gelişmiş, ileri, modern bir ülkenin yurttaşlarısınız diyorlar. Bundan böyle siz değiştiniz, siz bu ülkenin sahipleriniz, sizin adınızı yurttaş yaptık diyorlar. Ya aklıma o Kürt hikâyesini getirmeden edemiyorum: Dehşiko-Kero meselesi! Tanzimat’tan, Meşrutiyet’ten, Cumhuriyet’ten, çok partili rejimden(!), demokrasiden nemalanan, okumuşlar, aydınlar, varsıllar, aristokratlar, ağalar, şeyhler, seyyidler, paşalar olmuştur. Hep onların durumu düzeldi. Osmanlı’nın da, Türkiye’nin de-yarın olacakların da belki-Meclislerine hep zenginler, ekâbirler, aristokratlar, feodal ağaları girdi. Bu büyük olasılıkla yarın da böyle olacak. Kurtuluş savaşlarını da, reformları da hep varsıllar (zaten varsıl olmayan okuyamadı o dönemler) yaptı. (Günümüzde TUSİAD da aynı şeyi yapmıyor mu?) Liderliği onlar yaptı, çarıksızlar da peşlerinden gitti.

Varsılların içinde samimi olanlar yok muydu? Vardı ve bedellerini ödediler. Samimi olmayanlardan da bedellerini ödeyenler oldu. Çünkü “kurnaz adam sistemi”nde en çok kurnaz olanlar kazanıyordu. Bugün de böyledir! Televizyondan gazeteye, tiyatrodan sinemaya, Meclis’ten derneklere kadar; şarkıcıdan saksafon çalana, herkes, bu kurnaz adam ilişkilerinde (ancak) yer alabiliyor. Bakın şöhretli bir yazara; mutlaka eski bir yazarın ya da şöhretin kaçıncı nesilden torunudur. Bakın bir artiste, tiyatrocuya, gazeteciye; o da eski bir namlı şanlının bir yerden akrabasıdır. Kimsesizlerin, ötekilerin hiç namlı şanlı akrabaları olmadı. Meçhul Asker gibidirler. Onlar orduda Mehmetçik; kamuda evrak memuru, bekçi, polis, işçi; piyasada garson, şoför, simitçi; dağda gerilla; evde bulaşık-çamaşır yıkayan ve çocuk doğuran kadın oldular.

---
bulent_tekin@turk.net
---

11 Şubat 2010 Perşembe

Bülent Tekin Yazıyor

YALANCI PEYGAMBER: MUSEYLEMET-ÜL KEZZAB

AKP Aydın (eski) İl Başkanı’nın Tayyip Erdoğan’ı peygamber ilan etmesini MHP yeniden Meclis’e taşıdı. Başbakan’a “peygamberlik” yakıştırma ve tartışmaları günah, ayıp ve dindışlılık gibi maskelemelerle susturuldu. İnsanlık uygarlık tarihinde mitolojiyle beraber (mitoloji sonrası daha doğru olabilir) çıkan din ve tanrılar sisteminin toplum üzerindeki sömürünün en kolay sürdürülen yolu olduğunu söyleyebilirim. Bu (sömürü yöntemi), yığınlara kölece boyun eğmeyi ve kadercilik anlayışını aşılamasıyla tepe noktasına ulaşmıştır. Tabii ben burada ilk insanların kurnaz insanlarca bulunan din ve tanrılar yöntemiyle sömürülmesinden bahsediyorum. Tanrıları ziggurat’ların ikinci katında (üçüncü katta tanrılar vardır) yaşayan rahipler buldular. Zaten Ana-tanrıçalık (İnanna) yerine erkeksi tanrının (Enki) konmasıyla rahip sınıfı iyiden iyiye sömürüyü sağlamlaştırmışlardır. Tanrıçayı alaşağı edip erkeği kutsayan sistem kadını tam aşağılaştırmış ve yok saymıştır.(Zigguratların alt katı tarım ve üretim yapan çalışanların yeridir. Yani asıl sömürü burada olmaktadır.)

İnsanlığın ilk krallarının da bu kurnaz rahipleri olduğu kuvvetle muhtemeldir. Rahipler daha sonra tanrıları göğe çıkartarak kendilerini de onların sözlerini tek diyebilenler ilan etmişlerdir. Vahiy ve peygamberliklerin ortaya çıkış biçimlerine benzetilebilir. Artık rahipler gökteki tanrının yürüyen gölgeleri (vekilleri) olarak toplum mühendisliği yapmaktadırlar. Bu özetlememi kimse yanlış anlamasın! Çoktanrıcılığın ve daha sonra tektanrıcılığın başlangıç dönemlerini sosyolojik basit bir anlatımla anlatmayı deniyorum. Bu anlatımın ateizmi övme gibi bir niyeti yoktur. Bu denemedeki asıl amacım din, bilim, siyaset, felsefe, ahlak ve yönetim arasındaki bağı anlatmaktır. Kutsallık kavramına dayanarak sonraki yıllarda (bugün en kralı ve moderni yapılıyor) rahipler ve yürüyen tanrıları (tekeller, para, kambiyo, borsa, senet) dine ve tanrıya, ceza ve günah anlamlarını yükleyerek toplumu itaat etmeye çalışmaktadırlar.

Güçlü ve kurnaz adamların rahip (din adamı), yönetici (siyasetçi, bürokrat), askeri komutan’la kurumlaşarak oluşturduğu devlet, hiyerarşik soygun düzenini perçinleştirmektedir. Dinin-ahlakı artırıcı yönünü kullanmayarak-salt kurnaz adamın dini gibi (milliyetçi ve ırkçı-devlet dini gibi kullanılır) kötü kullanılmasını insanlık olarak yaşıyoruz. Peygamberimizin ölümüyle bize göre peygamberlik zinciri bitmiştir ama peygamber gibi davrananların olmadığını söyleyebilir miyiz? Peygamberimiz Muhammed’in son yılında ve vefatından sonra (Ebubekir’in halifeliğinde) bazı sahte peygamberler türediler. Peygamberimiz bu sahte peygamberlerin öldürülmesi talimatını vermiştir. Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra Museylemet adında biri ortaya çıkmış ve bir sürü ayet uydurmuştur. Peygamberim! demiştir. Daha sonra yalancı ve sahte olduğu ortaya çıkınca Müslümanlar tarafından Museylemet-ül Kezzab adı verilerek lanetlenmiş ve öldürülmüştür. (Kezzap, Arapça yalancı anlamına gelir.)

Bugün bile peygamberden daha çok rağbet gören dinciler vardır. Bu çok açık söylenmese de tarikatın içyapısında görülmektedir. Günümüzde Fethullah Amerika’da peygambervari bir işlev görmektedir. Ülkemizin eğitim ve idari kadrosunu ele geçirmiştir. Gençlik Fethullahçı yetiştirilmektedir. KCK ve BDP (DTP) operasyonlarını yapan devlet Fethullah’ın hiçbir dershane, yurt, okul ve evinin önünden geçmemektedir. Devlet ve polis illlegalitenin kralını korumaktadır. Dini siyasete alet ederek-aslında paraya tapan!-tekelci devletin iktidarında oturup aileleriyle birlikte yandaşlarına köşe döndür(t)en Fehullahçılık, Türk İslam Sentezciliği ve Amerikan İslamcılığına (Ilımlı İslam)-içlerinden ne kadar isteseler de-biz onlara peygamber demeyeceğiz.

---

bulent_tekin@turk.net